Dış Politika Beceriksizliği

Türkiye’nin dış politikasına baktığımızda son yıllarda dikkat çeken en önemli sorunlardan biri, kararlı ve öngörülebilir bir dış politika çizgisinin ortaya konulamamasıdır.
Bir ülkenin dış politikası elbette değişen koşullara göre yeniden şekillenebilir. Diplomasi, gerektiğinde geri adım atmayı, yeni ittifaklar kurmayı ve farklı aktörlerle aynı anda ilişki yürütmeyi gerektirir. Ancak bütün bunların ortak bir stratejiye, açık bir hedefe ve tutarlı bir devlet politikasına dayanması gerekir.
Bugün ise Türkiye’nin dış politikasında zaman zaman bunun tam tersini görüyoruz.
Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke anlaşmasındaki belirsizlikler, İran ve İsrail ile ilişkilerde yaşanan gelgitler ve son olarak Suriye politikamız, bu karmaşık tablonun farklı örneklerini oluşturuyor. Türkiye, bulunduğu coğrafyanın ağırlığına ve sahip olduğu diplomatik olanaklara rağmen, zaman zaman olayların peşinden sürüklenen bir ülke görüntüsü veriyor.
Bunun son örneklerinden biri de Suriye’de yaşanan Türkçe dersi tartışmasıdır.
Geçtiğimiz günlerde Suriye yönetimi ülke genelinde ortak bir müfredat uygulamasına geçti. Bu değişiklikle birlikte daha önce özellikle Halep çevresindeki bazı okullarda seçmeli ders olarak okutulan Türkçe dersi müfredattan çıkarıldı. Türkçenin yerine ise Fransızca konuldu.

Oysa Türkçe, Suriye iç savaşı döneminde özellikle Halep’in kuzeyindeki okullarda eğitim sisteminin bir parçası haline gelmişti. Türkmen temsilcilerinin verdiği bilgilere göre bölgede Türkçe dersleri 2016-2017 eğitim öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanmıştı.
Bu noktada meseleye yalnızca bir “Ders değişikliği” olarak bakmak büyük bir yanılgı olur.
Çünkü dil, yalnızca iletişim aracı değildir. Dil; kültürdür, kimliktir, hafızadır ve bir toplumun kendisini geleceğe taşıma biçimidir.
Suriye’de savaş koşulları nedeniyle Türkiye’ye göç eden insanların önemli bir bölümünün Türkçe konuşması da bölgedeki Türk ve Türkmen nüfusunun varlığıyla yakından ilgilidir. Bunun yanında, okullarda verilen seçmeli Türkçe eğitiminin de bu dilin korunması ve yaygınlaşmasında önemli bir rolü olmuştur.
Şimdi ise Türkmen çocuklarının da yararlandığı seçmeli Türkçe eğitiminin sona erdirilmesi söz konusu. Bu konuda Türk makamlarının sessiz kalması, üzerinde düşünülmesi gereken asıl meselelerden biridir.
Çünkü Suriye’de yaşayan Türkmenlerin kültürel ve dilsel haklarının korunması yalnızca Türkmenlerin meselesi değildir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve diplomatik sorumluluk alanlarından biridir.
Nitekim Suriye Türkmenleri bu değişikliğe tepki gösterirken, Türkmen Meclisi de Türkçenin Türkmen nüfusun yoğun olduğu bölgelerde seçmeli ders olarak okutulmaya devam etmesini istiyor.
Burada dikkat çekici olan yalnızca Türkçenin müfredattan çıkarılması da değil. Türkçe çıkarılırken yerine Fransızcanın konulması, meselenin siyasi ve kültürel boyutunu daha da önemli hale getiriyor.

Suriye gibi etnik, kültürel ve siyasi açıdan son derece karmaşık bir ülkede müfredat politikaları, yalnızca eğitim politikası değildir. Hangi dilin okullarda yer aldığı, hangi kültürel kimliklerin görünür kılındığı ve hangi toplulukların eğitim alanında kendisini ifade edebildiği, aynı zamanda siyasi bir tercihtir.
Üstelik Kürtçenin bazı bölgelerde seçmeli ders olarak okutulmaya devam etmesine karşılık Türkçenin müfredattan çıkarılması, tartışmayı daha da farklı bir boyuta taşıyor.
Burada Türkiye’nin yapması gereken şey, yalnızca açıklama yapmak ya da gelişmeleri izlemek değildir.
Diplomasi, olup biteni seyretme sanatı değildir. Diplomasi; zamanında görmek, doğru okumak, gerektiğinde itiraz etmek ve ülkenin çıkarlarını kararlı biçimde savunmaktır.
Türkiye’nin Suriye’deki Türkmenlerin haklarını savunması, başka toplumların haklarını reddetmesi anlamına gelmez. Tam tersine, Türkiye kendi soydaşlarının ve kültürel bağlarının bulunduğu toplulukların haklarını savunurken aynı zamanda Suriye’de yaşayan bütün toplumların dil, kültür ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını savunmalıdır.
Çünkü güçlü dış politika, yalnızca güçlü devletlerle kurulan ilişkiler üzerinden ölçülmez. Güçlü dış politika, kendi vatandaşınızın ve tarihsel-kültürel bağınız bulunan toplumların size ihtiyaç duyduğu anda ne yaptığınızla da ölçülür.
Suriye’nin nüfus yapısı oldukça karmaşıktır. Araplar, Kürtler, Türkmenler ve farklı dini ve kültürel topluluklar bu yapının önemli unsurlarıdır. Böyle bir ülkede Türkiye’nin izleyeceği politikanın çok daha dikkatli, uzun vadeli ve stratejik olması gerekir.
Ancak bugün ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin Suriye politikasında da zaman zaman stratejiden çok konjonktürün belirleyici olduğu izlenimini yaratıyor.
Asıl sorun da burada başlıyor. Bir ülke dış politikasını günlük gelişmelere göre belirlerse, bir süre sonra kendi gündemini oluşturamaz; başkalarının oluşturduğu gündeme cevap vermek zorunda kalır.
Suriye politikamızdan İran ve İsrail ile ilişkilerimize, bölgesel ittifaklarımızdan Türk dünyasıyla ilişkilerimize kadar dış politikamızın bütününde daha tutarlı, öngörülebilir ve uzun vadeli bir stratejiye ihtiyaç var. Çünkü dış politikadaki her hata yalnızca Ankara’daki diplomasi masasında kalmaz.
Bazen bir okulun müfredatına, bazen bir çocuğun ana diline, bazen bir toplumun kültürel hafızasına kadar uzanır. Bugün Suriye’de Türkçenin eğitim alanından çıkarılması tartışması da bunun çarpıcı bir örneğidir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla savrulma değil, daha fazla devlet aklı, daha fazla strateji ve daha fazla diplomatik kararlılıktır. Çünkü dış politika, günü kurtarma sanatı değil; geleceği güvence altına alma işidir.
“Değişen koşullar içinde tutarlı kalmanın tek yolu, aynı temel amacı koruyarak koşullarla birlikte değişmektir.” (Winston Churchill)















































