Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Bir Yapının Anatomisi: İnançtan Ekonomik Güce, Cemaatten Suç Örgütü İddiasına

Ergun Ok Yazdı

Türkiye’de bazı toplumsal yapılar vardır; onları yalnızca kendilerini nasıl tanımladıkları üzerinden anlamak mümkün değildir.

Çünkü bir yapı, kuruluşundaki niyetinden bağımsız olarak zaman içerisinde oluşturduğu insan ilişkileri, kurumları, ekonomik kaynakları, sosyal çevresi ve güç alanıyla birlikte yeni bir anlam kazanabilir.

Kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen dini yapılanma da bugün tam olarak böyle bir eşikte durmaktadır.

Bir tarafta yaklaşık bir asırlık dini ve eğitim geleneği…

Diğer tarafta bu yapının bugün ulaştığı ekonomik ve kurumsal büyüklüğe ilişkin tartışmalar…

Ve nihayet Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen, Alihan Kuriş’in de merkezinde bulunduğu ağır suçlamaları içeren bir soruşturma…

Burada yapılması gereken, ne peşinen hüküm vermek ne de olup biteni yalnızca “bir cemaat tartışması” olarak görmezden gelmektir.

Yapılması gereken, bir yapının tarihsel yolculuğuna bakmak ve bugün ortaya çıkan tablonun hangi aşamalardan geçerek oluştuğunu anlamaya çalışmaktır.

Çünkü bazen bir kişiyi anlamanın yolu, o kişinin arkasındaki yapıyı anlamaktan geçer.

Bazen de bir yapıyı anlamanın yolu, onun zaman içerisinde oluşturduğu ekonomik ve sosyal ilişkileri incelemekten…

Başlangıçta ne vardı?

Süleymancılar olarak bilinen yapılanmanın kökleri, Süleyman Hilmi Tunahan’ın dini eğitim ve irşat faaliyetlerine kadar uzanır.

Tunahan’ın özellikle Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde din eğitiminin ciddi sınırlamalarla karşılaştığı bir ortamda talebe yetiştirmeye devam ettiği, 1950 sonrasında Kur’an kurslarının resmî olarak yaygınlaşmasıyla bu eğitim faaliyetlerinin farklı bir zemine taşındığı akademik çalışmalarda da ele alınmaktadır.

Dolayısıyla bu yapının tarihini yalnızca bugünkü soruşturma üzerinden okumak mümkün değildir.

Ortada önce dini eğitim vardır.

Sonra öğrenci vardır.

Öğrencinin barınma ihtiyacı vardır.

Bunun sonucunda yurt vardır.

Yurt etrafında bir topluluk oluşur.

Topluluk büyüdükçe dernekler, şirketler, taşınmazlar ve farklı ekonomik ilişkiler ortaya çıkar.

İşte sosyal yapının ekonomik yapıya dönüşmeye başladığı nokta burasıdır.

Ve aslında bugün tartışmamız gereken temel mesele de budur.

Bir inanç hareketi ekonomik bir organizasyona dönüştüğünde, bu dönüşümün sınırları nasıl çizilecektir?

Alihan Kuriş bu hikâyenin neresinde?

Alihan Kuriş’i bugün ortaya çıkan soruşturmadan bağımsız düşünmek gerekir.

Kuriş, 2016 yılında Arif Ahmet Denizolgun’un vefatının ardından yapılanmanın lideri olarak öne çıktı.

Dolayısıyla karşımızda son yıllarda ortaya çıkmış bağımsız bir aktörden değil, tarihsel kökleri bulunan bir yapılanmanın sonraki kuşak temsilcisinden söz ediyoruz.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü Kuriş dosyasını yalnızca “bir kişinin serveti” üzerinden değerlendirmek, meselenin toplumsal boyutunu görmemize engel olur.

Asıl soru şudur:

Bu ekonomik güç hangi toplumsal mekanizma içerisinde oluşmuştur?

Ve ikinci soru:

Bu ekonomik gücün ne kadarı kurumsal, ne kadarı kişisel, ne kadarı ticari faaliyetlerin sonucudur?

Bu soruların cevapları verilmeden yalnızca mal varlığı rakamlarını sıralamak, okuyucuya büyük bir tablo sunuyor gibi görünse de aslında resmin yalnızca bir bölümünü göstermektir.

Yurtlar yalnızca yurt mudur?

Her büyük sosyal yapılanmanın bir taşıyıcı kolonları vardır.

Süleymancı yapılanmada bu kolonlardan birinin öğrenci yurtları olduğu uzun yıllardır bilinen bir gerçektir.

Yurt, sadece öğrencinin kaldığı bir bina değildir.

Aynı zamanda insan kaynağının oluştuğu, aidiyet duygusunun geliştiği, sosyal çevrenin kurulduğu ve gelecek kuşakların şekillendirildiği bir alandır.

Bu nedenle öğrenci yurtlarının sayısı kadar, bu yurtların arkasındaki ekonomik model de önemlidir.

Kim finanse etmektedir?

Hangi şirketler üzerinden işletilmektedir?

Taşınmazların mülkiyeti kimdedir?

Bağışlar nasıl toplanmaktadır?

Ticari gelir ile sosyal faaliyet arasındaki sınır nasıl belirlenmektedir?

Bunlar yalnızca Süleymancılar açısından değil, Türkiye’deki bütün büyük dini ve sosyal yapılanmalar açısından sorulması gereken sorulardır.

Rakam büyüdüğünde soru da büyür

Bugünkü soruşturmanın en dikkat çekici başlıklarından biri, MASAK incelemesine ilişkin kamuoyuna yansıyan rakamlardır.

Rapora ilişkin haberlerde, Kuriş bağlantılı şirketlerde 66,2 milyar lirayı aşan bankacılık işlem hacmi tespit edildiği ve bazı finansal işlemlerin kaynağı bakımından şüphelerin bulunduğu aktarılmaktadır.

Şimdi burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

66,2 milyar liralık işlem hacmi demek, 66,2 milyar liranın suç yoluyla elde edildiği anlamına gelmez.

İşlem hacmi başka şeydir.

Suç geliri başka şeydir.

Bu ayrım yapılmadığında gazetecilik, soruşturmanın yerine geçmiş olur.

Oysa bizim görevimiz soruşturmanın yerine geçmek değil; soruşturmanın ortaya koyduğu soruların toplum tarafından anlaşılmasını sağlamaktır.

Fakat rakamın büyüklüğü yine de bize başka bir soru sorma hakkı verir:

Bir sosyal yapılanmanın çevresinde bu büyüklükte bir ekonomik dolaşım nasıl oluşmuştur?

İşte üzerinde durulması gereken soru budur.

Kalem Adası’nın anlattığı

Son günlerde kamuoyunun en fazla konuştuğu başlıklardan biri de Kalem Adası.

Burada da önce rakamları doğru yere oturtmak gerekir.

Kamuoyuna yansıyan tapu ve haber bilgilerine göre adanın yaklaşık 258 dönümlük bölümü 2021 yılında Ayşe Gülderen Kuriş adına tescil edilmiş ve bu işlem için yaklaşık 45 milyon dolarlık bir bedelden söz edilmiştir.

Dolayısıyla “Kalem Adası’nın tamamı satın alındı” şeklindeki ifadeler gerçeği olduğundan farklı gösterebilir.

Fakat meseleyi yalnızca mülkiyet üzerinden okumak da yeterli değildir.

Bir taşınmazın kimin adına kayıtlı olduğundan daha önemli soru bazen şudur:

O taşınmaz hangi ekonomik kaynakla edinilmiştir?

Eğer kaynak yasal ve belgelenebilir ise yüksek bedelli bir taşınmaz satın alınmış olur.

Eğer kaynağın suçtan elde edildiği iddiası varsa bunun ayrıca delillendirilmesi gerekir.

İşte hukuk ile söylenti arasındaki çizgi tam burada başlar.

Altınlar, taşınmazlar ve görünür servet

Soruşturma kapsamında yüksek miktarda külçe altın bulunduğu yönündeki haberler de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

Fakat altın bulunması ile altının suç geliri olduğunun kanıtlanması arasında da aynı hukuki mesafe vardır.

Bu nedenle gazeteci açısından doğru soru:

“Bu altınlar neden oradaydı?” kadar,

“Bu varlıkların kaynağı ve mülkiyeti nasıl açıklanıyor?”

sorusudur.

Aynı yaklaşım taşınmazlar için de geçerlidir.

Bir kişinin veya ailenin çok sayıda taşınmaza sahip olması tek başına suç değildir.

Fakat bu mal varlığının edinim biçimi, finansman kaynağı, gelir düzeyi ve para hareketleri arasında açıklanamayan bir ilişki varsa, o zaman soruşturma makamlarının bunu incelemesi son derece doğaldır.

Kamuoyuna yansıyan haberlerde Kuriş ailesiyle bağlantılı çok sayıda taşınmazdan söz edilmesi de bu nedenle önem taşımaktadır.

Fakat rakamları büyütmek değil, rakamların kaynağını ve hukuki niteliğini anlamak gerekir.

“Cemaat” ile “suç örgütü” arasındaki çizgi

İşte meselenin en hassas noktası burada.

“Süleymancılar” ifadesi tarihsel ve sosyolojik olarak bir dini yapılanmayı ifade eder.

“Suç örgütü” ise ceza hukukunun kavramıdır.

Bu iki kavram birbirinin yerine kullanılamaz.

Bugünkü soruşturma bakımından savcılık makamı, Alihan Kuriş liderliğinde “çıkar amaçlı suç örgütü” bulunduğu iddiasıyla hareket etmektedir. Soruşturmada suç örgütü kurma ve yönetme, örgüt üyeliği, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, kamu kurumları zararına dolandırıcılık ve vergi mevzuatına aykırılık gibi suçlamalar yer almaktadır.

13 Ağustos’taki operasyonun ardından 38 şüpheliden 32’sinin tutuklandığı, 6 kişi hakkında ise adli kontrol kararı verildiği bildirilmiştir. Alihan Kuriş de tutuklanan isimler arasındadır.

Ancak bir kez daha hatırlatalım:

Tutuklama, mahkûmiyet değildir.

Savcılığın ileri sürdüğü suçlamalar ile mahkemenin kesinleşmiş hükmü arasında hukuk devletinin bütün aşamaları vardır.

Bu nedenle bugün “Kuriş suçludur” demek de,

“Ortada hiçbir şey yoktur” demek de gazetecilik açısından doğru değildir.

Doğru cümle şudur:

Hakkında ağır suçlamalar bulunan bir soruşturma yürütülmektedir ve soruşturma kapsamında tutuklanmıştır.

Gerisini hukuk söyleyecektir.

Peki para nereden geldi?

Bana göre bütün dosyanın merkezine yazılması gereken cümle budur.

Para nereden geldi?

Fakat hemen arkasından ikinci soruyu sormak gerekir:

Nereye gitti?

Ve üçüncüsü:

Hangi mekanizma içerisinde dolaştı?

Bir sosyal yapının ekonomik gücünü anlamak için yalnızca kasadaki paraya bakılmaz.

İnsan ağına bakılır.

Kurumsal yapıya bakılır.

Şirketlere bakılır.

Gayrimenkullere bakılır.

Yurtlara bakılır.

Bağış sistemine bakılır.

Yurt dışı bağlantılarına bakılır.

Ve bütün bunların birbirleriyle nasıl ilişkilendirildiğine bakılır.

Bir başka ifadeyle, servetin kendisinden çok serveti üreten ve dolaşıma sokan mekanizma önemlidir.

Bir cemaat nasıl ekonomik güç olur?

Bu sorunun cevabı yalnızca Süleymancılara ilişkin değildir.

Türkiye’nin yakın tarihinde dini ve sosyal cemaatlerin önemli bir bölümü eğitim, dayanışma, barınma ve sosyal yardımlaşma alanlarında örgütlenmiştir.

Bu faaliyetler zaman içerisinde insan kaynağı üretir.

İnsan kaynağı sosyal sermayeye dönüşür.

Sosyal sermaye ekonomik dayanışmayı güçlendirir.

Ekonomik güç yeni kurumların kurulmasını kolaylaştırır.

Yeni kurumlar yeni insan kaynakları oluşturur.

Ve böylece bir döngü meydana gelir.

Bu döngü yasal sınırlar içerisinde kaldığı sürece sosyal ve ekonomik bir örgütlenme olarak değerlendirilebilir.

Fakat finansal kaynakların gizlenmesi, suç gelirlerinin aklanması, sahte işlemler, kamu zararına dolandırıcılık veya başka suçların sistematik biçimde işlendiği mahkeme kararıyla ortaya konulursa, artık tartışmanın niteliği değişir.

İşte “cemaat” ile “suç örgütü” kavramlarının birbirinden ayrıldığı yer burasıdır.

Alihan Kuriş dosyası bize ne anlatıyor?

Belki de bu dosyanın en önemli tarafı budur.

Bugün yalnızca bir kişinin tutuklanmasını konuşmuyoruz.

Yaklaşık bir asırlık bir dini-sosyal geleneğin, modern Türkiye’nin ekonomik ve kurumsal yapısı içerisinde nasıl bir yere geldiğini tartışıyoruz.

Bir başka ifadeyle, Alihan Kuriş dosyası yalnızca Alihan Kuriş’in dosyası değildir.

Bu dosya;

din ile ekonomik güç arasındaki ilişkiyi,

eğitim ile örgütlenme arasındaki bağı,

sosyal dayanışma ile ekonomik organizasyon arasındaki geçişi,

cemaat ile kurumsallaşma arasındaki sınırı

yeniden düşünmemizi gerektirmektedir.

Ve belki de en önemlisi, Türkiye’de dini-sosyal yapıların ekonomik faaliyetlerinin ne kadar şeffaf olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Sonuç yerine

Bir toplumda güven, yalnızca insanların birbirine inanmasıyla oluşmaz.

Kurumların şeffaflığıyla da oluşur.

Para hareketlerinin açıklanabilirliğiyle de…

Mal varlığının kaynağının bilinebilirliğiyle de…

Ve en önemlisi, hukukun herkes için aynı mesafede durmasıyla…

Bugün Alihan Kuriş hakkında yürütülen soruşturma, bu nedenle yalnızca bir adli dosya değildir.

Aynı zamanda Türkiye’de din, toplum, sermaye ve güç ilişkilerinin hangi zeminde buluştuğunu anlamak açısından önemli bir laboratuvar niteliğindedir.

Fakat bu laboratuvarda sonuçları biz yazamayız.

Belgeler konuşacak.

Mali kayıtlar konuşacak.

Tanıklar konuşacak.

Savunmalar konuşacak.

Ve nihayet mahkeme kararları konuşacak.

Bizim görevimiz ise bütün bunlardan önce, soruları doğru sormaktır.

Bir yapının büyüklüğünü yalnızca sahip olduğu servetle ölçmek kolaydır.

Zor olan, o servetin arkasındaki toplumsal mekanizmayı anlamaktır.

Bugün önümüzde duran asıl mesele de budur:

Bu ekonomik güç nasıl oluştu?

Kimlerin emeği, katkısı ve ilişkileri bu yapının büyümesinde rol oynadı?

Kurumsal kaynak ile kişisel servet arasındaki sınır nerede çizildi?

Ve devletin soruşturma makamlarının ileri sürdüğü ağır suçlamalar, yargılama sonunda hangi ölçüde doğrulanabilecek?

Bu soruların cevabı henüz tamamlanmış değildir.

Dolayısıyla bugün verilecek en doğru hüküm, belki de henüz bir hüküm vermemektir.

Çünkü gazetecilik, mahkemenin yerine geçmek değildir.

Gazetecilik;

görüneni görünmeyenden ayırmak,

iddia ile kanıtı birbirinden ayırmak,

rakamın arkasındaki sistemi görmek

ve toplumun önüne doğru soruyu koymaktır.

Alihan Kuriş dosyası da tam olarak bunu gerektirmektedir.

Öfkeyle değil, bilgiyle.

Önyargıyla değil, belgeyle.

Hükümle değil, soruyla.

Çünkü bazen bir dosyanın en değerli sonucu, verdiği cevaplardan çok, toplumun artık sormaya başladığı sorulardır.