İLKE, MAKAM GİDİNCE Mİ HATIRLANIR?
Kuşadası’nın siyasi hafızasına bir not…

Serap Başel
Bazı açıklamalar vardır…
Okursunuz, birkaç cümlesi zihninizde kalır.
Bazı açıklamalar ise sizi geçmişe götürür.
Dün yaşananları, dün susanları, dün konuşanları, dün bedel ödeyenleri ve bugün dünün kelimelerini yeniden kullananları hatırlatır.
CHP Kuşadası önceki dönem Kadın Kolları Başkanı Nilgün Yeşilçimen’in kamuoyuna yaptığı açıklamayı okurken benim aklıma tam da bunlar geldi.
Çünkü açıklamanın merkezinde üç kelime var:
Demokrasi… İlke… İrade…
Bunlar çok değerli kavramlar.
Ama siyasette bazı kelimelerin ağırlığı, onları söyleyen kişinin geçmişiyle ölçülür.
İnsan kendi iradesine sahip çıkarken, başkasının iradesi yok sayıldığında ne yaptı?
Kendi görevinden alındığında adaletten söz ederken, başkası haksızlığa uğradığında nerede durdu?
Bugün “kişilere değil, partime bağlıyım” derken, dün kişilerle parti arasındaki çizgi silinirken hangi tarafta yer aldı?
Asıl mesele burada başlıyor.
Ben sıradan bir parti üyesi değildim
Benim CHP ile ilişkim hiçbir zaman bir üyelik kartından ibaret olmadı.
Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde mahalle temsilcilikleri görevlerinde bulundum.
Seçim dönemlerinde sahada çalıştım.
Kapı kapı dolaştım.
İnsanlara CHP’yi anlattım.
Sandıkta, sokakta, mahallede, örgüt çalışmasında partimin yanında oldum.
Kent Konseyi Güngörmüşler Meclisi Başkanlığı yaptım. Halen Kuşadası Cemevi Kadın Kolları yönetiminde Halkıma beklentisiz hizmet ediyorum.

Kısacası, CHP’yi yalnızca bir siyasi parti olarak değil, hayatımın önemli bir parçası olarak gördüm.
Bugün geriye dönüp baktığımda da şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Ben CHP’yi bir kişinin değil, bir fikrin partisi olarak savundum.
Tam da bu nedenle, Kuşadası’nda parti örgütünün belirli kişiler etrafında şekillendiğini düşündüğüm her noktada itiraz ettim. Bu yapılanmanın içinde olmamak için iradeyle seçildiğim Kent Konseyi Başkanlığ görevinden istifa ettim.
Çünkü benim için mesele hiçbir zaman bir makam değildi.
Mesele, partinin bir kişinin siyasi çevresine indirgenip indirgenemeyeceğiydi.
Ve bedeli ağır oldu
O dönem Egeden Medya Haber Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Örsoğlu ile birlikte, CHP içerisindeki gelişmeleri ve Kuşadası siyasetini ve yaşanan olumsuzlukları haberleştirdik.
Yazdık.
Sorduk.
Eleştirdik.
Kamuoyunun bilmesi gerekenleri gündeme taşıdık.
Bunun sonucunda CHP içerisinde disiplin süreçleriyle karşı karşıya kalmaksızın üyeliklerimizin sona erdirilmesiyle sonuçlanan bir süreç yaşadık.
Ben bugün hâlâ aynı soruyu soruyorum:
Biz ne yaptık?
Birilerine hakaret mi ettik?
Özel hayatlarını mı ortaya döktük?
Bel altı mı vurduk?
Hayır.
Biz ilkeli davrandık.
Biz gazetecilik yaptık.
Biz eleştirdik.
Ve bizim itirazımız, Kuşadası’nda siyasetin belirli isimler ve çevreler etrafında şekillenen bir güç düzenine dönüşmesineydi.
Ben buna bugün de aynı mesafeden bakıyorum.
O dönemde bunu “kişisel mesele” haline getirmedim.
Çünkü mesele kişisel değildi.
Mesele, siyasetin nasıl yapılacağı meselesiydi ve bu siyasetin getirdiği bu günlerdir.
Peki o gün kimler sustu?
Şimdi burası önemli.
Çünkü bugün “demokrasi” dediğimizde, yalnızca kendi başımıza geleni konuşamayız.
O dönemde CHP Kuşadası örgütünün içerisinde görev yapanların, yaşanan süreçten haberdar olduklarını biliyoruz.
Nilgün Yeşilçimen de o dönem parti örgütünün içerisinde önemli bir görevdeydi.
Dolayısıyla yaşananların tamamen dışında olduğunu söylemek mümkün değildir.
Benim asıl sorum da tam burada ortaya çıkıyor:
O gün neden bir itiraz duymadık?
Neden bir kadın arkadaşının yanında durulduğunu görmedik?
Neden “Bu arkadaşlarımızın parti içerisindeki emeği var, neden böyle bir işlem uygulanıyor?” diye soran güçlü bir ses çıkmadı?
Neden bir muhalefet şerhi görmedik?
Neden bugün savunulan “üyelerimizin özgür iradesi” o gün bizim için de savunulmadı?
İşte benim “ilke” dediğim şey tam olarak budur.
İlke, sıra sana geldiğinde hatırlanan bir kavram değildir.

Bir insanı korumak için onunla aynı fikirde olmak gerekmez
Ben Nilgün Yeşilçimen’den benimle aynı düşünmesini beklemiyorum.
Benden yana olmasını da beklemiyorum.
Ama aynı örgütte olduğumuz bir dönemde, bir kadın siyasetçi olarak başka bir kadın partilinin uğradığını düşündüğü haksızlık karşısında en azından bir cümle kurmasını bekleyebilirdim.
“Bu doğru mu?”
“Bu arkadaşımız neden disipline sevk edildi?” diye Kadın Kolları Başkanı olarak sordu mu?
“Bu süreç neden böyle yürütülüyor?”
Bunlardan yalnızca birinin söylenmesi bile benim için yeterli olabilirdi.
Ama olmadı.
Sessizlik vardı.
Ve siyasette bazen sessizlik de bir tercihtir.
Bugün yazılan “ilke” cümlelerine itirazım yok…
Nilgün Yeşilçimen açıklamasında CHP’de kalacağını söylüyor.
Atatürk’ün partisinden vazgeçmeyeceğini söylüyor.
Kişilere değil, Cumhuriyet’e, demokrasiye ve CHP’nin kuruluş felsefesine bağlı olduğunu söylüyor.
Bunların hiçbirine itirazım yok.
Hatta samimiyetle söylüyorum:
CHP’de kalması güzel bir başlangıçtır.
Çünkü bir siyasi partinin içerisinde mücadele etmek, dışarıdan konuşmaktan her zaman daha zordur.
Ancak bundan sonrası daha önemlidir.
Çünkü bundan sonra kendisini ispatlama sırası yine kendisindedir.
Fotoğraflarla değil…
Sözlerle değil…
Sloganlarla değil…
Örgüt çalışmasıyla.
Sahada emek vererek.
Mahallelerde çalışarak.
Üyelerin yanında durarak.
Haksızlığa uğradığında değil, başkası uğradığında da ses çıkararak.
Kişilere göre değil, ilkelere göre pozisyon alarak.
İşte o zaman “ilke” kelimesi gerçek anlamını bulacaktır.
Çünkü siyaset fotoğraf değildir
Kuşadası’nda siyasetin en büyük problemlerinden biri, zaman zaman siyasetin fotoğraflara indirgenmesidir.
Bir toplantı…
Bir ziyaret…
Bir protokol…
Bir sosyal medya paylaşımı…
Bir kürsü…
Ve yüzlerce fotoğraf…
Ama siyaset bunlardan ibaret değildir.
Siyaset emektir.
Siyaset örgüttür.
Siyaset sokaktır.
Siyaset gerektiğinde kendi mahallenden, kendi grubundan, kendi yöneticilerinden bile hesap sorabilmektir.
Ben bugüne kadar bunu savundum.
Bazen yalnız kaldım.
Bazen bedel ödedim.
Ama bugün geriye baktığımda en azından şunu biliyorum:
Söylediklerim makamım varken de makamım yokken de aynıydı.
“Kişilere değil, partime çalışırım” demek kolay değildir
Geçmişte bize ulaşan ve bizim de hafızamızda bulunan bir başka olay daha var.
Ben Serap Başel’e, belirli bir siyasi isim için çalışıp çalışmayacağım (F.Ç) tarafından sorulduğunda verdiğim cevap şuydu:
“Ben bir kişiye değil, partime çalışırım.”
Sonrasında çalışma listelerinden çıkarılmam yönündeki yaklaşım, bugün geriye dönüp baktığımızda çok şey anlatıyor.
Eğer bir siyasi yapıda insanlara, “Kimin için çalışıyorsun?” diye soruluyorsa ve doğru cevap “Partim için” olduğu halde bu cevap rahatsızlık yaratıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Çünkü CHP’nin kuruluş felsefesinde kişiye bağlılık değil, Cumhuriyet’e ve halka bağlılık vardır.
“Bugün CHP Kuşadası İlçe Başkan yardımcısı olan, Erkan Güzel gün ve diğer Belediye Başkan aday adaylarına: o günün CHP İlçe yönetimi hep bir ağızdan, yerel seçimlerde adayımız Ö.G’dir diyerek tarafsızlıklarını bozmadılar mı? Peki kim eleştirdi?
Benim itirazım da tam olarak buna olmuştur.
Kuşadası’nda siyasi gücün belirli kişiler ve çevreler etrafında yoğunlaşmasına karşı çıkmamın nedeni de budur.
Buna bugün “oligark yapılanma” diyebilirsiniz.
Başka bir isim de verebilirsiniz.
Ama isim ne olursa olsun, benim itiraz ettiğim şey değişmez:
Partinin kişilerin üzerinde olması gerektiği.
Şimdi sıra sizde Sayın Yeşilçimen…
Sizin açıklamanızı okudum.
Cümlelerinizi dikkatle inceledim.
Ve açıkça söylüyorum:
CHP’de kalma kararınızı küçümsemiyorum.
Aksine, bunu yeni bir başlangıç olarak görüyor ve takdir ediyorum.
Ama yeni başlangıçların bir şartı vardır:
Geçmişten ders çıkarmak.
Bugün “üyelerin iradesi” diyorsanız, dün üyelerin iradesi tartışılırken nerede durduğunuzu da sorgulamanız gerekir.
Bugün “demokrasi” diyorsanız, dün demokrasiye ihtiyaç duyanların yanında olup olmadığınızı düşünmeniz gerekir.
Bugün “kişilere değil, ilkelere bağlıyım” diyorsanız, dün kişiler ile ilkeler arasında seçim yapılması gerektiğinde hangi tarafta olduğunuzu hatırlamanız gerekir.
Ve bugün Atatürk’ün partisinden söz ediyorsanız, Atatürk’ün siyaset anlayışındaki akıl, sorgulama, liyakat, halkçılık ve Cumhuriyet fikrini yalnızca cümlelerde değil, davranışlarda da göstermeniz gerekir.
Çünkü CHP’de kalmak önemlidir.
Ama CHP’ye nasıl hizmet ettiğiniz çok daha önemlidir.
Kuşadası unutmaz
Ben kimsenin özel hayatını didikleyen bir gazeteci olmadım.
Kişisel hayatlar üzerinden siyaset yapmadım.
Bel altı vuruşları gazetecilik olarak görmedim.
Elimde insanları incitecek özel bilgiler olsa bile bunları siyasi malzeme haline getirmedim.
Çünkü benim gazetecilik anlayışımın bir sınırı vardır:
Kamu yararı.
Ama siyasi davranışlar, siyasi tercihler, parti içerisindeki uygulamalar ve kamuoyuna açık sözler hafızamızın içerisindedir.
Ve bunları hatırlatmak gazeteciliğin görevidir.
Bugün biri çıkar, “Ben ilkelerim için buradayım” der.
Gazeteci de sorar:
“Peki dün neredeydiniz?”
Bu düşmanlık değildir.
Bu hesaplaşma değildir.
Bu intikam değildir.
Bu sadece hafızadır.
Nilgün Yeşilçimen’in CHP’de kalma kararını bir başlangıç olarak takdirle kabul ediyorum.
Bundan sonrasını ise hep birlikte göreceğiz.
Belki gerçekten yeni bir sayfa açılacaktır.
Belki bundan sonra kişilere değil, ilkelere göre siyaset yapılacaktır.
Belki bundan sonra görevde olmayanların da sesi duyulacaktır.
Belki bundan sonra parti içerisinde farklı düşünenler “öteki” görülmeyecektir.
Ben bunların olmasını isterim.
Çünkü CHP’nin buna ihtiyacı var.
Kuşadası’nın buna ihtiyacı var.
Siyasetin buna ihtiyacı var.
Ama unutmayalım:
İlke, görevden düşünce başlayan bir şey değildir.
İlke;
Yanındakinin de hakkını savunmaktır.
Karşındakinin de hakkını savunmaktır.
Kendi grubuna da itiraz edebilmektir.
Kendi yöneticine de “Hayır” diyebilmektir.
Ve en önemlisi…
Bugün söylediğin sözü, dün de söyleyebilmiş olmaktır.
Ben kendi adıma bunu yaptığımı düşünüyorum.
Bugün de aynı yerdeyim.
Dün de aynı yerdeydim.
Yarın da aynı yerde olacağım.
Çünkü benim meselem hiçbir zaman bir koltuk olmadı.
Benim meselem, partinin kişilerin üzerinde olmasıydı.
Ve Kuşadası’nın hafızası güçlüdür.
Kim ne zaman nerede durdu…
Kim sustu…
Kim konuştu…
Kim bedel ödedi…
Kim koltuğunu korudu…
Kim koltuk gidince “ilke” dedi…
Bunların hepsini zaman gösterir.
Biz sadece hatırlatırız.
Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değil;
hafızayı diri tutmaktır.
— Serap Başel
















































