KISMET’TEN KALAN BETON VE KUŞADASI’NIN KAYBEDİLEN KIYISI

Ergun Ok Yazdı
Bir kentin talanı yalnızca binaların yükselmesiyle başlamaz.
Asıl talan, bir kentin hafızasının, doğal dokusunun, kıyılarının, siluetinin ve gelecek kuşaklara bırakılması gereken ortak değerlerinin parça parça kamusal niteliğini kaybetmesiyle başlar.
Kuşadası bugün tam da böyle bir eşikte duruyor.
Ve bu nedenle Kısmet Otel’in hikâyesine yalnızca “eski bir otel yıkıldı, yerine yeni bir yapı yapıldı” şeklinde bakmak, meselenin özünü ıskalamaktır.
Çünkü ortadan kaldırılan yalnızca bir yapı değildi.
Kuşadası’nın turizm tarihinin önemli bir parçası, kent belleğinin somut bir unsuru ve yarımadanın özgün mekânsal karakteri ortadan kaldırıldı.
Yerine ne konuldu?
Beton.
Hem de bulunduğu topoğrafyanın, kıyı siluetinin ve kent estetiğinin doğal karakterini tartışmaya açacak ölçekte bir betonlaşma.
BİR KENTİN HAFIZASI PARAYLA ÖLÇÜLMEZ
Kısmet Otel, Kuşadası açısından yalnızca ekonomik bir işletme değildi.
Turizm tarihinin önemli tanıklıklarından biri olan, yıllar boyunca farklı ülkelerden konukları ağırlayan ve Kuşadası’nın uluslararası turizm kimliğinin oluşumuna eşlik eden bir yapıydı.
Böylesi yapıların değeri yalnızca metrekareleriyle, oda sayılarıyla veya arsa değerleriyle ölçülemez.
Kültürel mirasın ekonomik değerinin üzerinde bir toplumsal değeri vardır.
Çünkü kentler yalnızca yeni yapılarla değil, geçmişten geleceğe taşıdıkları izlerle kenttir.
Bir kentin hafızasını ortadan kaldırıp yerine daha yüksek, daha büyük ve daha pahalı bir yapı koyduğunuzda aslında sadece mimari bir değişiklik yapmazsınız.
Kentin kimliğini değiştirirsiniz.
Bugün Kısmet Otel’in bulunduğu yere baktığımızda sorulması gereken soru bu nedenle şudur:
Kuşadası gerçekten daha mı zenginleşti, yoksa yalnızca daha fazla beton mu kazandı?

TOPOGRAFYA İLE SAVAŞAN YAPILAŞMA, KENTİ DEĞİŞTİRİR
Şehircilik bilimi bize çok temel bir gerçek söyler:
Yapı, bulunduğu coğrafyadan bağımsız düşünülemez.
Özellikle kıyı kentlerinde topoğrafya, doğal siluet, denizle kara arasındaki ilişki, görüş koridorları, ekolojik eşikler ve kıyı erişimi bir bütün olarak değerlendirilmek zorundadır.
Bir yarımadayı yalnızca üzerine bina oturtulacak bir parsel olarak görürseniz, oranın kent açısından taşıdığı bütüncül değeri yok sayarsınız.
Kuşadası’nda bugün yaşanan tartışmanın temelinde de tam olarak bu anlayış farklılığı bulunmaktadır.
Parsel ölçeğinde bakarsanız yapı görürsünüz.
Kent ölçeğinde bakarsanız tahribatı görürsünüz.
Devasa kazılarla topoğrafyanın değiştirilmesi, yüksek yoğunluklu yapılaşma, kıyı siluetinin dönüşmesi ve doğal peyzajın geri plana itilmesi; bunların her biri ayrı ayrı değil, kümülatif etki bakımından değerlendirilmelidir.
Çünkü çevresel tahribat çoğu zaman tek bir işlemden değil, birbirini takip eden küçük ve büyük müdahalelerin toplamından meydana gelir.
ŞİMDİ SIRA KIYIDA MI?
Şimdi önümüzde yeni bir mesele var.
Kısmet Otel’in yerine yapılan yapının denize sıfır bölümünde bulunan ve Milli Emlak’a ait yaklaşık 3 bin 500 metrekarelik alanın kiralanmak üzere ihaleye çıkarılması.
İşte burada konu artık yalnızca mimarlık veya estetik meselesi olmaktan çıkıyor.
Kamu yararı ve kıyının kamusal niteliği meselesine dönüşüyor.
Çünkü kıyılar, herhangi bir özel mülkiyet alanı gibi değerlendirilemez.
Kıyının ekonomik değerinin yükselmesi, onun kamusal niteliğini ortadan kaldırmaz.
Tam tersine…
Bir kıyı alanı ne kadar değerliyse, kamunun o alana erişim hakkının korunması o kadar önemlidir.
ŞARTNAMEDE “HALKA AÇIK” DEMEK YETERLİ Mİ?
İhale şartnamesinde alanın halkın serbestçe girişine ve ücretsiz yararlanmasına açık olacağı yönünde bir hüküm bulunması ilk bakışta olumlu görülebilir.
Fakat hukukta ve şehircilikte yalnızca bir cümlenin varlığı yeterli değildir.
Önemli olan o hükmün fiilen uygulanabilir olup olmadığıdır.
Alan fiziksel olarak nasıl kullanılacak?
Girişler nereden yapılacak?
Halkın denize erişimi nasıl sağlanacak?
Alan hangi saatlerde kullanılabilecek?
Güvenlik gerekçesiyle girişler sınırlandırılabilecek mi?
Arkasındaki yapı ile kullanım arasında nasıl bir ilişki kurulacak?
Ve en önemlisi:
Kamuya ait alan, fiilen belirli bir özel yapının kullanım avantajına dönüşecek mi?
İşte bunların tamamı kamuoyunun bilmesi gereken sorulardır.
Çünkü hukukta şekli kamu yararı ile gerçek kamu yararı aynı şey değildir.
Bir alanın kâğıt üzerinde herkese açık olması başka şeydir; insanların oraya gerçekten ve eşit koşullarda erişebilmesi başka şey.
KAMU ARAZİSİ ÖZEL DEĞER ÜRETME ARACINA DÖNÜŞMEMELİ
Burada daha temel bir ekonomik soru da ortaya çıkıyor.
Kamuya ait bir arazi, özel bir yatırımın çevresindeki taşınmazların ekonomik değerini artıracak biçimde kullanılıyorsa, ortaya çıkan kamusal değer transferinin ayrıca tartışılması gerekir.
Çünkü kamu arazisinin kullanımından doğan ekonomik avantaj kimin hanesine yazılmaktadır?
Kamuya mı?
Yoksa özel yatırımın değerine mi?
Eğer kamuya ait bir kıyı alanının düzenlenmesi, hemen arkasındaki milyonluk konutların veya turizm tesislerinin cazibesini artırıyorsa, burada yalnızca “kiralama” işleminden söz etmek yeterli değildir.
Kamusal bir değerin özel ekonomik değere dönüşme ihtimali de sorgulanmalıdır.
İşte kamu yararı kavramı tam da bu noktada önem kazanır.

“HALKA AÇIK” TABELASI, HALKI KIYIYA ULAŞTIRMIYORSA NE İŞE YARAR?
Kuşadası halkının endişesi anlaşılmayacak gibi değildir.
Bugün “halka açık” denilen bir alanın yarın fiilen belirli bir grubun kullanımına dönüşmesi ihtimali varsa, kamu otoritelerinin görevi yalnızca şartnameye bir hüküm koymak değil, kamusal erişimin fiilen gerçekleşmesini güvence altına almaktır.
Çünkü kıyı hakkı yalnızca hukuki bir kavram değildir.
Aynı zamanda bir kent hakkıdır.
Denize erişim hakkıdır.
Kamusal mekâna erişim hakkıdır.
Kentte yaşayan insanların kendi kentlerinin doğal ve kültürel değerlerinden eşit biçimde yararlanabilme hakkıdır.
Ve bu hak, ekonomik gücü yüksek olanlarla olmayanlar arasında farklılaştırılmamalıdır.
KISMET OTEL’DEN GERİYE BİR DERS KALMALI
Kuşadası artık aynı soruyu tekrar tekrar sormak zorunda:
Bir kentin gelişmesi ile bir kentin tüketilmesi arasındaki sınır nerede?
Turizm adına yapılan her yatırım gerçekten turizme hizmet ediyor mu?
Daha yüksek bina, daha değerli kent anlamına mı geliyor?
Daha pahalı gayrimenkul, daha kaliteli şehir demek mi?
Ve en önemlisi:
Bugün sermaye için değer ürettiğimiz alanları yarın çocuklarımıza hangi kent olarak bırakacağız?
Kuşadası’nın ihtiyacı sınırsız yapılaşma değildir.
Kuşadası’nın ihtiyacı; doğal eşiklerini gözeten, tarihi mirasını koruyan, kıyılarını kamusal tutan, topoğrafyasına saygılı, ekolojik dengeleri gözeten ve insan ölçeğini merkeze alan bir şehircilik anlayışıdır.
BU MESELE AVANTAJ MESELESİ DEĞİL, KAMU YARARI MESELESİDİR
Kimsenin yatırım yapmasına karşı değiliz.
Kimsenin ekonomik faaliyet yürütmesine de karşı değiliz.
Ancak yatırım hakkı ile kentin ortak değerleri üzerinde sınırsız tasarruf hakkı aynı şey değildir.
Özel mülkiyet hakkı vardır.
Yatırım hakkı vardır.
Ancak bunların üzerinde ve yanında kamu yararı vardır.
Çevre hakkı vardır.
Kıyıya erişim hakkı vardır.
Kültürel mirasın korunması yükümlülüğü vardır.
Gelecek kuşakların hakkı vardır.
İşte mesele tam olarak budur.
ÖNCE KISMET GİTTİ. ŞİMDİ KIYI GİTMESİN!
Kuşadası’nın artık yeni bir beton hikâyesine ihtiyacı yok.
Bu kent zaten yeterince beton gördü.
Yeterince kazı gördü.
Yeterince kaybolan siluet gördü.
Yeterince “gelişme” adı altında doğal ve tarihi değerlerinin geriye itildiğini gördü.
Şimdi önümüzde yaklaşık 3 bin 500 metrekarelik bir kamu alanı var.
Ve bu kez toplumun sorması gereken soru çok basit:
Bu alan gerçekten Kuşadası halkının alanı olarak mı kalacak?
Yoksa kamuya ait bir kıyı, özel bir yatırımın çevresel ve ekonomik tamamlayıcısına mı dönüşecek?
Bunun cevabını yalnızca ihale şartnamesi değil, uygulama gösterecek.
O nedenle meseleye bugünden bakmak zorundayız.
Çünkü kıyılar bir kez fiilen özelleştirildiğinde, onları yeniden kamusal hale getirmek çoğu zaman çok daha zordur.
Kısmet Otel’i geri getiremeyiz.
Kaybolan kent hafızasını bir gecede yeniden inşa edemeyiz.
Tahrip edilen topoğrafyayı eski haline çevirmek kolay değildir.
Ama hiç değilse bundan sonrası için bir karar verebiliriz:
Kuşadası’nın kalanını korumak.
Çünkü kentler miras değildir yalnızca.
Kentler emanettir.
Ve emanet, en yüksek bedeli verene değil;
gelecek kuşaklara karşı sorumluluğunu bilenlere bırakılır.
Kuşadası’nın kıyıları satılık bir manzara değildir.
Kuşadası’nın tarihi, betonun altında kaybolacak bir arsa değildir.
Kuşadası’nın geleceği ise yalnızca sermayenin karar vereceği bir yatırım projesi hiç değildir.
















































