Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

EVET, BOŞ VER… 

Türkiye’nin Yeni Milli Kültürü

“Boş ver…”

Galiba artık bu söz, Türkiye’nin yeni milli kültürü.

Eskiden bir işi yaparken “Daha iyisini nasıl yaparım?” diye düşünürdük. Bir sorunla karşılaştığımızda çözmeye çalışırdık. Şimdi ise çoğu zaman ilk refleksimiz:

— Boş ver, bir şey olmaz.

İşin kötüsü, gerçekten de bir şey olmuyor sanıyoruz.

Oysa oluyor.

Hem de çok şey.

Doktora gidiyorsunuz. Şikâyetinizi anlatıyorsunuz, tahlil istiyor. Siz de haklı olarak soruyorsunuz:

— Hocam, önemli bir şey mi?

— Boş verin…

İyi de doktor bey, boş verilecek olan tahlil mi, hasta mı?

Taksiye biniyorsunuz:

— Şu caddeye gidebilir miyiz?

— Bu saatte oraya giremeyiz.

— Yasak mı?

— Yok.

— Trafik mi var?

— Yok.

— Yol kapalı mı?

— Yok.

— E o zaman?

— Boş ver abi, girmeyelim.

Böylece taksimetre çalışıyor ama hizmet çalışmıyor.

Manava gidiyorsunuz. Domates seçmek istiyorsunuz.

— Abi, şunlardan güzelce seçebilir miyiz?

— Hepsi iyi.

Eve geliyorsunuz; üstte üç güzel domates, altta beş tane çürümeye niyetli vatandaş.

Arıyorsunuz:

— Bunların bazıları çürük çıktı.

— Olur abi, arada çıkar.

“Arada çıkar” da bizim milli teselli cümlemiz oldu.

Ama “boş ver”in asıl tehlikeli olduğu yerlerden biri inşaat sektörü.

Çünkü domates çürükse atarsınız.

Taksi yanlış yere götürürse bir daha binmezsiniz.

Ama bir binanın yapımında “boş ver” derseniz, mesele artık kalite olmaktan çıkar; can güvenliğine dönüşür.

Projede şu kadar demir vardır:

— Biraz fazla değil mi?

— Proje böyle.

— Boş ver, bu kadar yeter.

Betonun kalitesi konuşulur:

— Daha iyisini kullanalım mı?

— Gerek yok.

Sonra izolasyon, tesisat, işçilik…

Her aşamada birkaç küçük tasarruf.

Her aşamada bir “nasılsa olur.”

Ve sonunda milyonlarca liralık bir bina yükselir.

Dışarıdan bakınca görkemli.

İçeride ise bazı ayrıntıların üzerine görünmez bir etiket yapıştırılmıştır:

“Boş ver.”

Sonra ev sahibi taşınır.

Musluk akar.

Pencere hava alır.

Duvar nemlenir.

Kapı kapanmaz.

Müteahhit aranır:

— Efendim, şu problem var.

— Olur öyle şeyler.

— Ama ev daha yeni!

— Yeni binada da olur.

— Peki ne zaman bakarsınız?

— Usta bir ara uğrar.

“Bir ara” Türkiye’nin en geniş zaman dilimidir.

Ne tarihi bellidir ne saati.

Sorun ise gayet dakiktir; her gün oradadır.

Şehirlerimizde de aynı zihniyetin izlerini görüyoruz.

Kaldırım var ama yürünmüyor.

Direk ortada.

Ağaç ortada.

Elektrik panosu ortada.

Araba kaldırımın üzerinde.

Vatandaş yoldan yürüyor.

Neden?

— Boş ver.

Apartman cephelerine bakıyorsunuz: Her balkon başka renkte, her klima başka yerde, her kapatma başka biçimde.

Sanki mimari proje değil, “Dairemi Ben Nasıl İstersem Öyle Yaparım” sergisi.

Ama şehir ortak yaşam alanıdır.

Senin balkonun sana ait olabilir; şehir sana ait değildir.

Denetimde de aynı hikâye.

İnşaatı yapan var.

Kontrol eden var.

İmza atan var.

Teslim eden var.

Bir sorun çıkınca herkesin hazır bir cümlesi var:

“Benim sorumluluğum değildi.”

“Usta öyle yapmış.”

“Projede böyleydi.”

“Belediye onaylamış.”

“Denetim firması bakmış.”

Peki vatandaş?

O evin içinde oturuyor.

Bütün bu açıklamaların sonunda ona kalan:

“Geçmiş olsun.”

İşte “boş ver” kültürünün en tehlikeli tarafı burada.

Çünkü boş vermek yalnızca tembellik değildir.

Sorumluluğu başkasına devretmenin en kolay yoludur.

Sanatta, eğitimde, esnaflıkta da karşımıza çıkıyor.

Oyuncu sahneyi kısaltıyor.

Öğretmen kitabı okutmakla yetiniyor.

Manav seçmeye üşeniyor.

Memur vatandaşı yarına bırakıyor.

Herkesin bir gerekçesi var.

Ama sonuç aynı:

İş yapılıyor; fakat hakkı verilmeden.

Oysa bir toplumun kalitesi, yalnızca yaptığı büyük işlerle ölçülmez.

Bir doktor hastasını ne kadar ciddiye alıyor?

Bir öğretmen öğrencisine ne katıyor?

Bir esnaf sattığı malın arkasında duruyor mu?

Bir müteahhit yaptığı binayı kendi çocuğunun yaşayacağı ev gibi yapıyor mu?

Bir sanatçı seyircisinin zamanına ve parasına saygı duyuyor mu?

Bütün mesele dönüp dolaşıp aynı soruya geliyor:

Karşındaki insanı önemsiyor musun?

Kültür dediğimiz şey de biraz burada başlıyor.

Kültür yalnızca tiyatroya gitmek, kitap okumak, konser dinlemek değildir.

Kültür, yaptığın işe ve karşındaki insana gösterdiğin özenin adıdır.

Özen yoksa kalite düşer.

Kalite düşünce güven kaybolur.

Güven kaybolunca da herkes kendi tedbirini almaya başlar.

Ve toplum, birbirine güvenmeyen insanların kalabalığına dönüşür.

Benim itirazım “boş ver” sözünün kendisine değil.

Bazen gerçekten bazı şeyleri fazla büyütmemek gerekir.

Benim itirazım, “boş ver”in sorumluluktan kaçmanın bahanesi haline gelmesine.

Çünkü her şeyi boş verirsek geriye ne kalır?

İşin ciddiyeti gider.

Özen gider.

Kalite gider.

Güven gider.

Sonunda insan insana duyduğu saygıyı bile boş vermeye başlar.

O yüzden yeni milli kültürümüzü değiştirelim:

“Boş ver” değil, “önemse.”

İşini önemse.

Karşındaki insanı önemse.

Yaşadığın şehri önemse.

Yaptığın binayı önemse.

Çünkü yaptığın her iş, bir başkasının hayatına dokunuyor.

Ve unutma:

Bir gün “boş verdiğin” şeyin karşı tarafında sen olabilirsin.

İşte o zaman,
boş vermek hiç de kolay olmayacaktır.