Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

EĞİTİM POLİTİKASI MI? (2)

Üniversite Var, Gelecek Nerede?

Mehmet Gültekin

25 Ağustos 2026 tarihli yazımızda, Millî Eğitim Bakanlığının eğitim politikalarını; ilkokul, ortaokul ve lise düzeyinde yaşanan temel sorunlar üzerinden değerlendirmeye çalışmıştık.

Bugün ise eğitim sisteminin bir başka ve belki de en kritik halkasına, yükseköğretime ve üniversite öğrencilerinin yaşadığı sorunlara bakacağız.

Eylül ayının gelmesiyle birlikte ülkemizde eğitim kurumlarının akademik takvimleri de işlemeye başladı. Üniversitelerde yeni ders yılı başlarken, ilk ve ortaöğretim kurumlarında da ders zilleri çalıyor.

Başta okul yöneticilerimiz, öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz olmak üzere bütün eğitim camiamıza başarılı, sağlıklı ve verimli bir eğitim yılı diliyorum.

Ama eğitim konusunda iyi dileklerin ötesine geçmek zorundayız.

Çünkü rakamlar önümüzde duruyor.

Ve bu rakamlar bize yalnızca kaç öğrencimiz, kaç üniversitemiz olduğunu değil, nasıl bir eğitim sistemi kurduğumuzu da anlatıyor.

SAYILAR BÜYÜYOR, SORUNLAR DA BÜYÜYOR

2025-2026 verilerine göre Türkiye’de devlet ve vakıf üniversiteleriyle birlikte çok sayıda yükseköğretim kurumu faaliyet gösteriyor.

Milyonlarca gencimiz örgün, açık ve uzaktan eğitim programlarında öğrenim görüyor. Yüz binlerce genç üniversitelerin ön lisans ve lisans programlarında eğitimini sürdürüyor.

Üstelik yaklaşık 187 bin öğretim elemanı da bu büyük sistemin içerisinde görev yapıyor.

İlk bakışta tablo oldukça etkileyici.

Milyonlarca öğrenci… Yüzlerce yükseköğretim kurumu… Yüz binlerce öğretim elemanı…

Peki bütün bu büyüklüğün karşılığında gençlerimizin geleceğe güveni ne kadar büyüyor?

Asıl sorumuz bu olmalı.

Çünkü üniversite sayısının artması, tek başına yükseköğretim sisteminin başarılı olduğu anlamına gelmiyor.

Önemli olan;

Nasıl eğitim veriyoruz?

Gençlerimizi hangi mesleklere hazırlıyoruz?

Mezun olduğunda ona nasıl bir gelecek sunuyoruz?

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİNİN GERÇEK GÜNDEMİ

Bugün üniversite öğrencisinin gündemine baktığımızda yalnızca ders ve sınav olmadığını görüyoruz.

Bir öğrencinin önündeki ilk sorunlardan biri ekonomik koşullar.

Yüksek kiralar, yurt yetersizliği, gıda ve ulaşım giderleri, ders materyalleri ve diğer yaşam maliyetleri gençlerin bütçesini zorluyor.

Barınma sorunu ise yalnızca ekonomik bir mesele değildir.

Yeterli ve güvenli kamu yurtlarının bulunmadığı durumlarda öğrenciler, farklı yapıların sunduğu barınma imkânlarına yönelmek zorunda kalabiliyor.

Bu nedenle barınma meselesini yalnızca bir konut problemi olarak görmemek gerekir.

Barınma, öğrencinin eğitim hayatını, sosyal çevresini ve geleceğe bakışını doğrudan etkileyen bir devlet politikası meselesidir.

Bunun yanında geçimini sağlamak için okul dışında çalışmak zorunda kalan öğrencilerimiz var.

Gündüz ders, akşam iş…

Bir tarafta sınavlar, diğer tarafta hayat mücadelesi.

Sonra da bu gençlerden akademik başarı bekliyoruz.

BİR DE GÖRÜNMEYEN YÜK VAR

Ekonomik sorunların yanında üniversite gençliğinin önemli bir başka problemi de gelecek kaygısıdır.

“Mezun olduğumda iş bulabilecek miyim?”

“Okuduğum bölümün karşılığı olacak mı?”

“Yıllarca verdiğim emeğin sonunda mesleğimi yapabilecek miyim?”

Bu soruların her biri gençlerimizin zihninde ayrı bir yük oluşturuyor.

Buna yoğun akademik baskı, yalnızlık, aileden uzak yaşama ve büyük şehirlere uyum sorunları da eklendiğinde üniversite hayatı bazı gençlerimiz için beklenen özgürlük ve gelişim döneminden çıkıp ciddi bir mücadeleye dönüşebiliyor.

DİPLOMA VAR, MESLEK VAR MI?

Üniversitelerimizin bir başka önemli problemi ise eğitim programları ile çalışma hayatı arasındaki kopukluk.

Teorik bilgi elbette önemlidir.

Ancak üniversite yalnızca sınav geçilen, ders tamamlanan ve diploma alınan bir yer olmamalıdır.

Genç, üniversiteden mezun olduğunda hayatın ve çalışma dünyasının karşısına çıkmaya hazır olmalıdır.

Laboratuvarları, kütüphaneleri, uygulama alanları ve bilimsel imkânları güçlü olmayan bir üniversiteyi yalnızca tabelası ve diploma verme yetkisi üzerinden değerlendiremeyiz.

Öğrencinin akademik kadroyla iletişimi de aynı derecede önemlidir.

Çünkü üniversite, öğrenci ile öğretim üyesi arasında yalnızca ders saatlerinde kurulan bir ilişki değildir.

Üniversite aynı zamanda bilgiye ulaşma, sorgulama, araştırma ve düşünme kültürünün kazanıldığı yerdir.

DÜNYA SIRALAMALARI BİZE NE SÖYLÜYOR?

2026 QS Dünya Üniversite Sıralamalarında ODTÜ, İTÜ, Koç Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi gibi üniversitelerimiz belirli sıralamalarda yer alıyor.

Bu üniversitelerimizin uluslararası ölçekte başarı göstermesi elbette gurur verici.

Ancak burada başka bir soru daha sormamız gerekiyor:

Neden üniversitelerimizin büyük bölümü dünya sıralamalarında çok daha gerilerde kalıyor?

Bilimsel yayın mı?

Araştırma bütçeleri mi?

Laboratuvar imkânları mı?

Akademik özgürlük mü?

Nitelikli öğretim üyesi mi?

Üniversite-sanayi iş birliği mi?

Yoksa bütün bunların bir arada bulunmaması mı?

Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden yükseköğretim sistemimizi gerçek anlamda geliştiremeyiz.

GENÇLER ÜNİVERSİTEYİ NEDEN TERCİH ETMİYOR?

2025 yılında Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na 2 milyon 560 binden fazla aday başvurdu.

2026 yılında başvuru sayısı yaklaşık 2 milyon 425 bin olarak gerçekleşti.

Milyonlarca genç üniversite kapısına yöneliyor.

Ancak yerleştirme sonuçlarında ortaya çıkan başka bir tablo dikkat çekiyor:

Bazı üniversitelerde bulunan bölümlere hiçbir aday tercih yapmıyor.

Üstelik bu bölümlerin önemli bir bölümünün öğretmenlik programlarından oluşması üzerinde özellikle düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü burada mesele yalnızca bir bölümün tercih edilmemesi değildir.

Asıl mesele, gencin o bölümü bitirdiğinde önünde nasıl bir gelecek gördüğüdür.

Bir genç öğretmen olmak istiyor.

Üniversiteye giriyor.

Yıllarca eğitim görüyor.

Diplomasını alıyor.

Sonra KPSS’ye hazırlanıyor.

KPSS’yi kazanıyor.

Ardından başka değerlendirmeler ve mülakat süreçleriyle karşılaşıyor.

Sonrasında ise ihtiyaç kadar kadro ve atama sürecini bekliyor.

Bunca aşamadan sonra hâlâ atanamıyorsa genç insana dönüp:

“Neden motivasyonun düşük?”

diye sormak gerçekten adil midir?

GENÇLERİN HAYALLERİNİ SINAVLARLA TÜKETMEYELİM

Bir ülkenin eğitim sistemi, gençlerine sürekli yeni sınavlar ve yeni engeller çıkarmamalıdır.

Elbette öğretmen seçilecek.

Elbette liyakat aranacak.

Elbette bilgi ve yeterlilik ölçülecek.

Ama bütün bunların şeffaf, objektif, öngörülebilir ve güvenilir bir sistem içerisinde yapılması gerekir.

Genç insan yıllarını verdiği mesleğine ulaşmak için sürekli yeni bir kapının önüne gönderiliyorsa burada eğitim politikasını yeniden sorgulamak zorundayız.

Çünkü gençlerimizin geleceği bir kura çekilişine, belirsizliğe veya kişisel ilişkilere bırakılmayacak kadar değerlidir.

BÜTÇE VARSA, ÖNCELİK DE OLMALI

2026 yılı merkezi bütçesinden Millî Eğitim Bakanlığına ayrılan kaynak, ülkemizin toplam bütçesi içerisinde önemli bir büyüklük oluşturuyor.

Ancak mesele yalnızca bütçeden eğitime ne kadar para ayrıldığı değildir.

O paranın nereye harcandığıdır.

Öğrencinin barınmasına ne kadar?

Beslenmesine ne kadar?

Kütüphaneye ne kadar?

Laboratuvara ne kadar?

Öğretmenin özlük haklarına ne kadar?

Bilimsel araştırmaya ne kadar?

Üniversitelerin dünya ölçeğinde rekabet gücünü artırmaya ne kadar?

Bunları sormak zorundayız.

Çünkü eğitim bütçesi, yalnızca bina yapmak veya mevcut sistemi döndürmek için değil, ülkenin geleceğini inşa etmek için kullanılmalıdır.

EĞİTİM, SİYASİ REKABETİN ALANI OLMAMALI

Son yıllarda bazı belediyelerin üniversite öğrencilerine yönelik beslenme, kırtasiye ve barınma gibi alanlarda sosyal destekler geliştirdiğini gördük.

Bu tür destekler elbette öğrencilerimizin hayatını kolaylaştırıyor.

Ancak eğitim ve öğrenci desteği, siyasi iktidarların veya yerel yönetimlerin birbirleriyle yarıştığı bir alan haline gelmemelidir.

Bugün bir belediye destek verir, yarın başka bir yönetim gelir ve destek sona erer…

Oysa öğrencinin ihtiyacı değişmez.

Çünkü öğrencinin karnı siyasi görüşe göre acıkmaz.

Kirası siyasi görüşe göre düşmez.

Ulaşım masrafı siyasi görüşe göre değişmez.

Eğitim politikası günlük siyasi hesapların üzerinde tutulmalıdır.

BİR OKULUN KAPISINDAN İÇERİ GİRMEK YETERLİ

Eğitim konusunda konuşurken bazen rakamların dışına çıkıp gözümüzle gördüğümüz gerçeklere de bakmamız gerekiyor.

Çocuğunuzun eğitim gördüğü bölgede bir devlet okulu ile başka bir kamu okulunu yan yana düşünün.

İmkânlarını, fiziki koşullarını, laboratuvarlarını, spor alanlarını, sosyal etkinliklerini, kütüphanelerini karşılaştırın.

Sonra şu soruyu sorun:

Devletin bütün çocukları eşit değil mi?

Eğer eşitse neden eğitim imkânları arasında bu kadar büyük farklar oluşuyor?

İşte eğitim politikasının gerçek sınavı burada başlıyor.

BİR ÜLKENİN GELECEĞİ SINIFLARDA YAZILIR

Ana sınıfından üniversiteye kadar öğrencilerimizin yaşadığı barınma, beslenme, ulaşım, ekonomik güçlükler ve gelecek kaygıları artık görmezden gelinemeyecek boyuttadır.

Üniversite sayımızı artırabiliriz.

Öğrenci sayımızı artırabiliriz.

Diploma sayımızı artırabiliriz.

Ama gençlerimize umut, nitelikli eğitim ve güvenli bir gelecek veremiyorsak rakamların büyümesinin fazla bir anlamı kalmaz.

Eğitim politikası; yalnızca okul açmak, bölüm açmak, öğrenci kaydetmek ve diploma vermek değildir.

Eğitim politikası;

Çocuğun yeteneğini keşfetmektir.

Gencin hayalini desteklemektir.

Öğretmenin itibarını korumaktır.

Bilim insanına özgür çalışma ortamı sağlamaktır.

Üniversiteyi bilim üreten bir kurum haline getirmektir.

Ve en önemlisi…

Bir gencin mezun olduğunda “Şimdi ne olacak?” diye korkmak yerine “Şimdi ülkeme ne katabilirim?” diyebilmesini sağlamaktır.

Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı budur.

Çünkü üniversite binaları yapabiliriz.

Fakülteler açabiliriz.

Yeni bölümler kurabiliriz.

Diplomalar verebiliriz.

Ama gelecek duygusunu inşa edemiyorsak eğitim sisteminin en önemli görevini yerine getiremiyoruz demektir.

Eğitim, bir ülkenin geleceğidir.

Bu nedenle eğitim politikası günlük siyasi tartışmaların değil, aklın, bilimin, liyakatin ve toplumsal ihtiyaçların rehberliğinde hazırlanmalıdır.

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm yöneticilerimize, öğretmenlerimize, öğrencilerimize ve ailelerimize sağlık, huzur ve başarı getirmesini diliyorum.

Ve her zaman söylediğim gibi:

Toplum olarak akıl ve beden sağlığımızı korumak zorundayız.

Saygılarımla.

Mehmet Gültekin