AKP Gücünü Kaybediyor, Ya CHP?

Türk devlet geleneği, binlerce yıllık tarihsel birikimi boyunca yalnızca kurumlarla değil, süreklilik gösteren bir devlet anlayışıyla varlığını sürdürmüştür. Devlet, toplumun ortak geleceğini temsil eden en temel yapı olarak görülmüş; günlük siyasi hesapların üzerinde tutulmuştur. Ancak bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo, bu anlayışın ciddi biçimde sorgulanmasına neden olmaktadır.
Artık ülkenin gündemini ideolojik tartışmalardan çok, hayatın sert gerçekleri belirlemektedir. Derinleşen yoksulluk, emeklinin geçim mücadelesi, gençlerin gelecek umudunu kaybetmesi, eğitim sistemindeki kronik sorunlar, hukuk devletine ilişkin tartışmalar ve ekonomik belirsizlikler toplumun ortak gündemi haline gelmiştir. Bu sorunların çözülememesi, yalnızca iktidara duyulan güveni değil, devletin kurumlarına olan güveni de aşındırmaktadır.
Bu tablonun oluşmasında yirmi yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten AKP’nin sorumluluğu elbette en fazla tartışılması gereken başlıklardan biridir. Bugün asıl soru, AKP’nin bundan sonra hangi siyasi hamleleri yapacağı değil; mevcut siyasal modelin Türkiye’yi daha ne kadar taşıyabileceğidir.
AKP iktidarı, 2002 yılından itibaren siyasal gündemi belirleme konusunda büyük ölçüde inisiyatifi elinde tuttu. Parlamentodaki sayısal üstünlüğünü yalnızca yasa yapmak için değil, siyasal tartışmaların yönünü belirlemek için de kullandı. Geleneksel medya üzerinde kurduğu etkinin yanı sıra dijital mecraların gelişmesiyle birlikte sosyal medya da kamuoyu oluşturmanın ve siyasal iletişimin en önemli araçlarından biri durumuna geldi.

İktidar, uzun yıllar boyunca toplumsal kutuplaşmayı yalnızca yöneten değil, aynı zamanda bundan siyasi avantaj sağlayan bir strateji olarak kullandı. Gerilim arttıkça kendi seçmenini daha sıkı konsolide etti; rakiplerini ise çoğu zaman savunma pozisyonuna itti. Böylece gündemi belirleyen taraf olmanın sağladığı avantajı uzun süre korumayı başardı.
Ancak siyaset yalnızca algıyla sürdürülebilecek bir alan değildir. Gerçek hayatın ağır yükü, en güçlü propaganda mekanizmalarını bile zamanla etkisiz bırakır. Mutfaktaki yangın büyüdüğünde, maaşlar enflasyon karşısında eridiğinde, gençler geleceklerini başka ülkelerde aramaya başladığında, siyasal söylemler eski etkisini kaybetmeye başlar.
Türkiye’nin köklü devlet geleneği, yalnızca bürokratik bir hafızadan ibaret değildir. Aynı zamanda ülkenin çıkarlarını kısa vadeli siyasi hesapların üzerinde tutmayı hedefleyen bir yönetim anlayışını da ifade eder. Tarihin kritik dönemlerinde bu anlayışın farklı biçimlerde ortaya çıktığı görülmüştür. Bugün de ülkenin geleceğini siyasi kimliklerin ötesinde değerlendiren, Cumhuriyet’in temel ilkelerini ve Kuvayı Milliye ruhunu önemseyen çok sayıda aydın, bürokrat, akademisyen ve yurttaş bulunmaktadır. Ortak soruları şudur: Türkiye nasıl yeniden hukukta, ekonomide ve demokraside güçlü bir ülke olabilir?
AKP’nin dış politika yaklaşımı da uzun yıllardır tartışma konusudur. Parti, Batı ile ilişkilerini ve NATO üyeliğini stratejik bir tercih olarak savunurken, bunu Türkiye’nin küresel güç olma hedefiyle ilişkilendirmektedir. Buna karşılık eleştirel bakış açısına sahip olanlar ise, dış politikada aşırı bağımlılık oluşturabilecek ilişkilerin tam bağımsızlık anlayışıyla bağdaşmadığını savunmaktadır. Bu tartışma, yalnızca dış politika değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir ekonomik ve siyasi model benimseyeceği açısından da önem taşımaktadır.
Ekonomik alanda ise iktidarın tercih ettiği büyüme modeli giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Servet dağılımındaki adaletsizlik, dar ve sabit gelirli kesimlerin alım gücünün hızla düşmesi, belirli sermaye çevrelerinin kamu kaynaklarından daha fazla yararlandığı yönündeki eleştiriler ve gelir uçurumunun büyümesi, toplumda adalet duygusunu zedelemektedir. Devletin görevi yalnızca büyümeyi sağlamak değil; büyümenin sonuçlarını adil biçimde topluma yayabilmektir.
Bugün Türkiye’nin önünde biriken sorunların başında yoksulluk, hayat pahalılığı, yolsuzluk iddiaları, liyakat tartışmaları ve kurumsal aşınma gelmektedir. Toplumun geniş kesimlerinde oluşan ekonomik baskı, beraberinde ciddi bir siyasal değişim talebini de güçlendirmektedir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Destekçileri sistemin hızlı karar alma olanağı sağladığını savunsa da, eleştiriler yasama organının zayıfladığı, kuvvetler ayrılığının yeterince işlemediği ve karar alma süreçlerinin aşırı merkezileştiği yönündedir. Demokratik sistemlerde güçlü yürütmenin yanında güçlü bir Meclis, bağımsız yargı ve etkin denetim mekanizmaları da vazgeçilmezdir.
Bu nedenle Türkiye’nin yeniden güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönmesi gerektiğini savunan görüşler giderek daha fazla destek bulmaktadır. Güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, liyakat esaslı kamu düzeni ve katılımcı demokrasi, yalnızca siyasal bir tercih değil; ekonomik kalkınmanın da ön şartıdır.
Son seçimlerden bu yana kamuoyu araştırmalarının önemli bir bölümü, AKP’nin önceki dönemlere kıyasla hızla destek kaybettiğine işaret etmektedir. Ancak iktidarın güç kaybetmesi tek başına bir değişim anlamına gelmez. Asıl belirleyici olan, muhalefetin toplumun gerçek sorunlarını doğru okuyabilmesi, güven veren kadrolar oluşturabilmesi ve uygulanabilir çözümler sunabilmesidir. Parçalanmış bir muhalefet yerine ne yaptığını bilen bir CHP’ye her zamankinden daha fazla gereksinim vardır.

















































