Doğayı Koruyamayan Canlı Türü

Sürdürülebilir Üretim Dergisi’nin 23. sayısında yer alan “Yıkımın Ardından Doğanın Dirilişi Çernobil” başlıklı makale, insanın olmadığı bir ortamda doğanın kendini nasıl hızla yenileyebildiğini çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Nükleer bir felaketin üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, doğanın kendini onarma gücü şaşırtıcı bir hızla devreye girmiş durumda.
Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamanın üzerinden tam 39 yıl geçti. Pripyat hâlâ bir hayalet kasaba gibi duruyor; ancak bu sessizlik artık yalnızca rüzgârın uğultusuyla değil, kurt ulumaları ve kuş cıvıltılarıyla da dolu. Yabani hayvanlar kısa sürede eski yaşam alanlarına geri döndü, üstelik eskisinden daha güçlü biçimde. Radyasyonla kirlenmiş topraklar, insan elinin çekilmesiyle birlikte yeniden doğaya teslim oldu. Bugün bu tablo, doğanın insansız kaldığında nasıl bir diriliş sergileyebildiğinin açık kanıtı olarak gösteriliyor.
Ne var ki insan, doğa üzerinde kurduğu ezici hâkimiyetle bu dengeyi her gün biraz daha bozuyor. İnsanın doğayı yok etme hızı, doğanın tolere edebileceği sınırların çok üzerinde. Üstelik sekiz milyarı aşan dünya nüfusu ve emperyalizmin bitmeyen hırsı, bu yıkımı daha da hızlandırıyor. Doğayı talan eden güçlerin, timsah gözyaşları eşliğinde yürüttüğü göstermelik “doğayı koruma” çabalarının ise hiçbir faydası olmuyor; olması da mümkün değil.
Bugünlerde Söke Ovası’nın yüreğine hançer gibi saplanan endüstri tesislerinin gözü, artık Latmos Bölgesi’ne çevrilmiş durumda. Kâr etmekten başka bir şey düşünmeyen bu kuruluşlar; ovada kendini her geçen gün daha fazla hissettiren kuraklık ve Büyük Menderes Nehri’ndeki ağır kirliliğin ardından şimdi de devasa bir “Kül Dağı” tehdidi yaratıyor.
Her gün çok yüksek miktarda su kullanarak çevreye ciddi zarar veren bu firmalar, atık küllerini Çevre Düzeni Planı’nda “fıstık çamlığı, orman alanı ve Önemli Doğa Alanı” olarak tanımlanan bir bölgede depolamak istiyor. Her gün yüz binlerce ton sanayi külünün bu alana dökülmesi, açıkça bir çevre felaketine davetiye çıkarmaktır. Üstelik depolama alanı olarak belirlenen verimli arazinin büyüklüğü 200 bin metrekarenin çok üzerinde.
“Kül Düzenli Depolama Tesisi” kurmak için ÇED süreci resmen başlatılmış durumda. Kül depolama alanı olarak seçilen yer, Sofular Mahallesi’nde, evlere yalnızca 1 kilometre mesafedeki “fıstık çamlığı” vasıflı bir arazi. ÇED dosyasında yer alan veriler, tehlikenin boyutunu ve yerleşim alanlarına olan ürkütücü yakınlığı açıkça gözler önüne seriyor. Depolanacak milyonlarca metreküp külün yaratacağı toz ve kimyasal sızıntı riski son derece yüksek. Toplam atık miktarının yaklaşık 3 milyon metreküpe ulaşması ve sahanın 20 yıl boyunca işletilmesinin planlanması, felaketin boyutlarını daha da netleştiriyor. Çevre mühendislerinin sıkça uyardığı “kümülatif etki” (toplam kirlilik yükü) kavramı da şirketin hazırladığı dosyada açıkça yer alıyor.

Proje dosyasındaki diğer bilgilere göre, yalnızca enerji santralinin soğutma ve buhar üretimi için bile ciddi miktarda yeraltı suyu kullanılıyor. Tarımsal sulama için suya hasret kalan Söke Ovası çiftçisi, bir yandan Büyük Menderes Nehri’ndeki kirlilikle ve kuraklıkla mücadele ederken; yeraltı sularının sanayi devleri tarafından çekilmesi ve şimdi de su havzalarının yakınına kül depolanmak istenmesi, bölgede haklı olarak “ovaya ihanet” olarak nitelendiriliyor.
Sermayenin bu bitmek tükenmek bilmeyen taleplerine karşı yöre halkı tek vücut olmuş durumda. Planlanan depolama alanının çevresindeki 10 köyün muhtarları, sivil toplum kuruluşları ve köylülerin katılımıyla yapılan toplantıda, projenin engellenmesi için ortak karar alınması çevre mücadelesi açısından son derece önemli bir gelişme. Ancak yalnızca yörede yaşayanların ve çevre derneklerinin karşı çıkması yeterli değil. Bu ülkede yaşayan her duyarlı insanın, bu çevre katliamı karşısında birlik olması gerekiyor.
Sağlıklı bir doğa içinde yaşamak istiyorsak, doğamıza sahip çıkmak zorundayız. Aksi halde tarih bizi, “doğayı koruyamayan canlı türü” olarak yazacak ve bizden sonra gelen nesiller bize lanet okuyacaktır.
“Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber, ya hiçbirimiz.”
Bertolt Brecht
















































