CHP’DEKİ YANGIN SADECE BİR PARTİNİN DEĞİL, TÜRKİYE MUHALEFETİNİN YANGINIDIR

Değişim Diye Başlayan Sürecin, Tasfiyeye ve Kimlik Aşınmasına Dönüşmesinin Anatomisi
Ergun OK yazdı…
Siyaset sadece seçim kazanma sanatı değildir.
Siyaset aynı zamanda karakter meselesidir.
Hafıza meselesidir.
Vicdan meselesidir.
Bir siyasi hareket, iktidar olma hedefini; ilkelerini, tarihsel kimliğini ve örgütsel ahlakını yok ederek büyütmeye kalkarsa, aslında büyümez… İçten içe çürür.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan tam olarak budur.
CHP tarihinde elbette hizipler oldu, fikir ayrılıkları yaşandı, sert iç mücadeleler görüldü. Ancak ilk kez bu kadar ilkesizleşen, bu kadar kişiselleşen ve bu kadar kontrolsüz biçimde kamuoyu önünde yaşanan bir çözülme dönemine tanıklık ediyoruz.
Burada durup temel bir siyaset bilimi sorusu sormak gerekir:
Bir siyasi partiyi “parti” yapan şey nedir?
Sadece seçim kazanmak mı?
Hayır.
Bir partiyi gerçek anlamda “kurumsal” yapan unsur; iç demokrasi kültürü, eleştiriye tahammülü, taban iradesine duyduğu saygı ve ortak aklı yaşatabilme kapasitesidir.
Bugün CHP’de tam da bu alanlarda ciddi bir kırılma yaşanmaktadır.
“Değişim” sloganıyla başlayan süreç, maalesef geniş kesimlerde demokratik yenilenme yerine yeni bir merkezileşme duygusu yaratmıştır. Çünkü görüyoruz ki değişen kadrolardır; yöntemler değil.
Ön seçim tartışmaları hâlâ çözülememiştir.
Aday belirleme süreçleri hâlâ kapalı kapılar ardında yürütülmektedir.
Örgüt iradesi çoğu yerde sembolik hale gelmiştir.
Eleştiri yapanlar ise artık siyasi rakip gibi görülmektedir.
Oysa siyasal partilerde eleştiri, ihanet değildir.
Tam tersine; kurumsal sağlığın göstergesidir.
Eleştirinin bastırıldığı yerde biat kültürü oluşur.
Biat kültürünün olduğu yerde ise düşünce ölür.
Düşüncenin öldüğü yerde de siyaset, sadece çıkar organizasyonuna dönüşür.
İşte bugün CHP tabanında hissedilen temel rahatsızlık budur.
Daha birkaç yıl önce Kemal Kılıçdaroğlu’nu “demokrasi kahramanı” ilan eden bazı çevrelerin, bugün aynı ismi ağır ithamlarla hedef alması; aslında Türkiye siyasetindeki ilkesel kırılmanın da göstergesidir.
Çünkü mesele kişiler değildir.
Mesele; siyasal sadakatin ilkelere mi, yoksa konjonktüre mi bağlı olduğudur.
Siyaset biliminde buna “pragmatik çözülme” denir.
İlkesel aidiyetin yerini fırsatçı pozisyon alışlar aldığında, örgütsel güven duygusu yok olur.
Bugün CHP tabanında yaşanan güvensizlik tam da bu nedenle büyümektedir.
İnsan ister istemez İsmet İnönü’yü hatırlıyor.
Demokrat Parti’ye seçim kaybettiğinde söylediği o tarihi söz, aslında demokrasi kültürünün en önemli derslerinden biridir:
“Benim en büyük yenilgim, en büyük zaferimdir.”
Çünkü İnönü için demokrasi, sadece kazanırken savunulan bir kavram değildi.
Kaybedildiğinde de korunması gereken bir erdemdi.
Bugün ise farklı düşünenlerin kolayca “hain”, “kripto”, “ihanet odağı” ilan edildiği bir siyasal dil inşa edilmektedir.
Bu son derece tehlikelidir.
Çünkü siyasette kutuplaştırıcı dil önce rakibi düşmanlaştırır, sonra kendi içinden farklı düşünenleri tasfiye etmeye başlar.
CHP’nin son yıllarda yaşadığı disiplin süreçleri de bu açıdan dikkatle incelenmelidir.
Partiye yıllarını vermiş insanların, yalnızca eleştirel tutumları nedeniyle ihraç edilmesi; demokratik parti kültürü açısından ciddi bir alarmdır.

Geçtiğimiz yıl Kurban Bayramı arifesinde Egeden Medya Haber’in kurucusu Ekrem Örsoğlu ile gazetenin güçlü kalemlerinden Serap Başel’in, sorgulanmadan ve sağlıklı bir siyasi muhasebe yapılmadan CHP Kuşadası İlçe Başkanlığı tarafından ihraç edilmeleri, yalnızca bireysel bir mesele değildir.

Bu olay aynı zamanda şu soruyu da gündeme getirmiştir:
CHP, eleştiren üyelerini mi kaybetmektedir…
Yoksa eleştiriye tahammül kapasitesini mi?
Üstelik çok geçmeden Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel hakkında gündeme gelen rüşvet ve irtikap iddiaları, kamuoyunda daha büyük bir tartışmayı beraberinde getirmiştir.
Burada kimse peşin hüküm dağıtamaz.
Hukukun vereceği karar esastır.
Ancak siyasal etik açısından bakıldığında şu gerçek açıktır:
Bir partinin asıl gücü, eleştireni susturmasında değil; eleştirileri ciddiyetle inceleyebilmesindedir.
Çünkü siyasal çürüme çoğu zaman büyük skandallarla değil, küçük sessizliklerle başlar.
Bugün Kuşadası siyasetine baktığımızda da benzer bir tablo görülmektedir.

Kent estetiğinden çevre politikalarına, imar tartışmalarından kamu mallarının kullanımına kadar birçok konuda yıllardır ciddi eleştiriler yapılmaktadır.
Kuşadası’nın betonlaşması…
Kent belleğinin zarar görmesi…
Sermaye merkezli dönüşüm tartışmaları…
Sayıştay raporlarının kamuoyunda oluşturduğu soru işaretleri…
Belediye mülklerinin el değiştirmesi…
Bütün bunlar yaşanırken suskun kalan bazı çevrelerin, bugün Mehmet Gürbilek üzerinden örgüt hassasiyeti üretmeye çalışması ise kamuoyunda doğal olarak samimiyet sorgulaması yaratmaktadır.
Çünkü siyaset seçici ahlak taşıyamaz.
Bir konuda susup başka konuda aniden demokrasi savunuculuğuna soyunursanız, toplum bunu fark eder.
Toplum artık sadece söylenene değil, ne zaman konuşulduğuna da bakıyor.

Asıl tehlike şudur:
CHP içerisinde bugün yaşanan kriz sadece kadro krizi değildir.
Bu aynı zamanda kimlik krizidir.
Eğer bir siyasi hareket kendi kuruluş felsefesini yalnızca nostaljik söylemlerde yaşatıp, uygulamada bambaşka ilişkiler ağı üretmeye başlarsa; tabanla yönetim arasındaki güven bağı kopar.
Ve siyaset biliminde güven kaybı yaşayan partilerin ilk sorunu seçim kaybetmek değildir.
İlk sorun; inandırıcılığını kaybetmesidir.
İnandırıcılığını kaybeden bir yapı ise kısa vadede güçlü görünse bile uzun vadede çözülmeye mahkûmdur.
Bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey; slogan değil özeleştiridir.
Tasfiye değil yüzleşmedir.
Alkış değil muhasebedir.
Çünkü gerçek değişim; isimleri değil zihniyeti değiştirebildiğiniz zaman başlar.
Aksi halde ortaya çıkan şey değişim değil, yalnızca vitrin yenilemesidir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir siyasi partiyi ayakta tutan şey yalnızca liderler değildir.
O partiyi ayakta tutan asıl güç; haksızlık karşısında susmayan vicdanlı insanlardır.

















































