Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Gençliğin Katili: Sınavlar

Bir toplumun geleceğini belirleyen en önemli unsur, sahip olduğu doğal kaynaklar değil; yetiştirdiği insan kaynağıdır. Çünkü ekonomiyi de, bilimi de, teknolojiyi de, hukuku da, demokrasiyi de inşa eden insandır. İnsan yetiştirme kapasitesini kaybeden toplumlar ise zamanla rekabet güçlerini, üretim kabiliyetlerini ve medeniyet iddialarını da kaybederler.
Bugün Türkiye’nin en büyük yapısal sorunlarından biri tam da burada başlamaktadır.
Yıllardır eğitim sistemi üzerinde sayısız değişiklik yapılmasına rağmen değişmeyen tek gerçek, öğrencilerin giderek büyüyen bir sınav tüneline hapsedilmiş olmasıdır. Eğitim sistemi artık öğrenmeyi merkeze alan bir yapı olmaktan çıkmış; sınav üretmeye odaklanan devasa bir eleme mekanizmasına dönüşmüştür.
Bugün milyonlarca çocuk ve genç; LGS, TYT, AYT, YDT, DGS, ALES, KPSS, YDS, TUS, DUS ve sayıları her geçen yıl artan sınavların gölgesinde yaşamaktadır. Çocukluk merakla değil test kitaplarıyla, gençlik ise keşifle değil puan hesaplarıyla geçmektedir.
Oysa eğitimin amacı insanı seçmek değil, insanı geliştirmektir.
Ne var ki mevcut sistem, bireyin yeteneğini ortaya çıkarmak yerine onu standart kalıplara uydurmaya çalışmaktadır. Öğrenciler öğrenmek için değil puan almak için çalışıyor; öğretmenler karakter, kişilik ve düşünme becerisi kazandırmak yerine test çözdürmeye zorlanıyor; aileler çocuklarının ilgi alanlarını keşfetmek yerine bir sonraki sınava yetişmenin telaşını yaşıyor.
Sonuçta ortaya bilgiyle donanmış bireyler değil; sınav çözme refleksi gelişmiş kuşaklar çıkıyor.
Türkiye giderek bir eğitim ülkesi olmaktan uzaklaşırken, bir “Sınavlar ülkesi” görünümüne bürünmektedir. Üstelik bu kadar yoğun sınav trafiğine rağmen ne uluslararası başarı göstergelerinde arzu edilen seviyeye ulaşılabilmekte ne de nitelikli insan ihtiyacı karşılanabilmektedir.
Eğer mevcut sistem gerçekten başarılı olsaydı; kamu kurumları kendi akademilerini kurma ihtiyacı duymaz, büyük şirketler üniversite mezunlarını aylarca yeniden eğitmek zorunda kalmazdı. Diplomaların ardından başlayan ikinci eğitim süreci, aslında eğitim sisteminin kendi eksikliğini itiraf etmesidir.
Bugün milyonlarca üniversite mezunu iş ararken, işverenler nitelikli çalışan bulamamaktan yakınmaktadır. Bu çelişki bireylerin başarısızlığından değil, sistemin ürettiği yapısal uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır.
Bir tarafta diploma sahibi işsizler, diğer tarafta çalışan bulamayan işletmeler.
Bu tablo, eğitim ile hayat arasındaki bağın zayıfladığını açıkça göstermektedir.
Son yıllarda yükseköğretim kurumlarının ve mezun sayılarının büyük ölçüde artmış olması da tek başına bir başarı ölçütü değildir. Asıl soru şudur:
Aynı ölçüde bilim insanı, girişimci, teknoloji geliştiricisi, stratejist, sanatçı, lider ve yenilikçi yetiştirebildik mi?
Ne yazık ki cevap hayırdır.
Türkiye diploma üretiminde büyürken, yetenek üretiminde aynı başarıyı gösterememektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz en önemli sorunlardan biri “Diploma enflasyonu”, diğeri ise giderek derinleşen “Yetenek açığıdır.”
Dünya ise bambaşka bir yöne doğru ilerlemektedir.
Yapay zeka, robotik sistemler, biyoteknoloji, kuantum teknolojileri ve ileri üretim modelleri yalnızca ekonomiyi değil, toplumların geleceğini yeniden şekillendiriyor. Artık bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi yorumlamak; ezberlemek değil üretmek; rekabet etmek değil yenilik geliştirmek değer kazanmaktadır.
Yeni çağın kazananları; çok test çözenler değil, çok düşünenler olacaktır.
Talimat bekleyenler değil inisiyatif alanlar.
Ezberleyenler değil sorgulayanlar.
Taklit edenler değil üretenler.
Sorun çözenler.
Değer oluşturanlar.
Böylesine köklü bir dönüşüm yaşanırken milyonlarca gencin geleceğini birkaç saat süren merkezi sınavlara indirgemek ne pedagojik açıdan ne sosyolojik açıdan ne de ekonomik açıdan sürdürülebilir değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılında ihtiyaç duyduğu eğitim modeli sınav merkezli değil; insan merkezli, yetenek merkezli ve gelişim odaklı bir model olmalıdır.
Her birey yalnızca akademik başarısıyla değil; problem çözme becerisi, yaratıcılığı, girişimcilik ruhu, bilimsel düşünme yeteneği, teknolojik üretkenliği, liderlik kapasitesi, iletişim becerisi, sanatsal duyarlılığı ve etik karakteriyle değerlendirilmelidir.
Çünkü bir ülkenin gerçek serveti, doğal kaynaklarında değil; keşfedilmiş insan potansiyelindedir.
Türkiye’nin artık daha fazla sınava, daha fazla test kitabına ve daha fazla diplomaya ihtiyacı yoktur.
Türkiye’nin ihtiyacı; düşünen, araştıran, üreten, sorgulayan, karakter sahibi, bilimsel aklı benimseyen, teknoloji geliştirebilen ve dünyayla rekabet edebilen nesiller yetiştirmektir.
Unutulmamalıdır ki gelecek, sınav sonuçlarıyla değil; insan yetiştirme sistemleriyle kazanılır.
Ve bir milletin kaderini belirleyen şey, çocuklarına sorduğu sorular değil; onlara kurdurduğu hayallerdir.
“Gençler, dünyayı değiştirme gücüne ve enerjisine sahiptir.” (Nelson Mandela)