Devletler yalnızca ekonomik krizlerle değil, ahlaki ve siyasi yozlaşmalarla da çöküşe sürüklenir. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bir toplumda siyaset, millete hizmet etmenin aracı olmaktan çıkıp kişisel çıkarların, makam hesaplarının ve güç mücadelelerinin sahnesi durumuna geldiğinde, o toplumun geleceği de ağır bir tehdit altına girer.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de budur. Milyonlarca insan hayat pahalılığı, işsizlik, gelir adaletsizliği ve ekonomik belirsizlik içinde yaşam mücadelesi verirken, siyasetin önemli bir bölümünün halkın gerçek sorunlarından uzaklaştığı yönündeki eleştiriler her geçen gün artmaktadır. Vatandaş geçim derdindeyken, siyasetin gündeminin çoğu zaman koltuk hesapları, parti içi mücadeleler ve güç dengeleri etrafında şekillenmesi, toplumun siyasete olan güvenini derinden sarsmaktadır.
Oysa demokratik sistemlerde esas olan, milletin üstünlüğüdür. Devletin bütün kurumları ve siyasal mekanizmalar halkın iradesinden güç alır. Ancak siyasetçinin kendisini milletin hizmetkarı değil de sahibi olarak görmeye başlaması, demokrasinin ruhuna vurulmuş en büyük darbelerden biridir. Siyasetin amacı zenginleşmek değil, ülkeye hizmet etmektir. Kamu görevi bir kazanç kapısı değil, ağır bir sorumluluktur.
Ne yazık ki uzun yıllardır kamuoyunda tartışılan yolsuzluk, usulsüzlük, kayırmacılık ve kamu kaynaklarının etkin kullanılmaması gibi sorunlar, toplum vicdanında derin yaralar açmaktadır. Bu durum yalnızca ekonomik kayıplara yol açmamakta; aynı zamanda devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını da zedelemektedir. Bir ülkede güven duygusu aşındığında, yalnızca ekonomi değil; hukuk, eğitim, üretim ve toplumsal dayanışma da zarar görür.
Daha da vahimi, bu tablo genç nesiller üzerinde büyük bir umutsuzluk yaratmaktadır. Gençler emeğin değil bağlantıların, liyakatin değil sadakatin, çalışmanın değil yakın ilişkilerin ödüllendirildiğine inanmaya başladığında, ülkenin geleceği de tehlikeye girer. Çünkü bir milletin en büyük sermayesi ne altınıdır ne de doğal kaynaklarıdır; en büyük sermayesi adalete olan inancı ve geleceğe duyduğu güvendir.
Türkiye’de temiz siyasetin güçlenebilmesi için hesap verebilirlik ilkesinin tavizsiz şekilde uygulanması gerekir. Hukukun üstünlüğü herkes için geçerli olmalıdır. Hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir siyasi kimlik hukukun üzerinde görülemez. Milletvekilliği ya da herhangi bir kamu görevi, kişiye ayrıcalık sağlayan bir statü değil; millete karşı yerine getirilmesi gereken bir emanettir.
Bu nedenle kamu vicdanını yaralayan yolsuzluk ve rüşvet suçlarının en ağır biçimde soruşturulması ve yargılanması gerektiği yönündeki talepler her geçen gün daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Çünkü kamu kaynaklarına yönelik her usulsüzlük yalnızca bugünün bütçesine değil, gelecek nesillerin hakkına da zarar vermektedir. Bu nedenle bu tür suçlar sıradan suçlar olarak değil, milletin ortak geleceğine karşı işlenmiş fiiller olarak değerlendirilmelidir.
Siyasette sıkça duyduğumuz “Halka hizmet” söylemi, ancak güçlü bir hukuk düzeni ve samimi bir hesap verme kültürüyle anlam kazanabilir. Aksi durumda en güzel sözler bile toplumun gözünde değerini kaybeder. Çünkü millet artık vaatlerden çok uygulamaya, sloganlardan çok sonuçlara bakmaktadır.
Tarih bize göstermiştir ki, hiçbir devlet adaletsizlik üzerine uzun süre ayakta kalamamıştır. Roma’dan Osmanlı’ya, modern çağın güçlü devletlerinden günümüz demokrasilerine kadar bütün örneklerde ortak gerçek şudur: Adalet zayıfladığında devlet zayıflar; hukuk yara aldığında millet yara alır; ahlaki çürüme başladığında ise kurumlar çözülmeye başlar.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey; korkudan uzak, samimi, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışıdır. Siyasetin yeniden bir hizmet makamı duruma gelmesi, kamu ahlakının güçlendirilmesi ve hukukun herkes için eşit uygulanması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Çünkü yapılan yanlışları görmek ve buna rağmen sessiz kalmak, yalnızca bir vatandaşlık görevinin ihlali değildir; aynı zamanda gelecek nesillere karşı da büyük bir sorumluluksuzluktur. Bir ülkenin kaderini değiştirenler çoğu zaman konuşanlar değil, doğruyu bildiği halde susmayanlar olmuştur.
Siyasi olarak umut olup sonradan başka davranışlarda bulunanlar sadece kendilerine değil, bir ulusun geleceğine zarar verdiklerini unutmamalıdır. Adı kitli işlere karışan kim varsa siyasetten tasfiye edilmeli, temiz insanların göreve gelmesinin önü açılmalıdır. Ülke doğru insanlarla geleceği yakalayacaktır.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” (Mustafa Kemal Atatürk)