Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Hüzün Adası Gökçeada’da Aşk

Bazı yolculuklar vardır; gidilen yer kadar, o yolculuğu kiminle yaptığınız da önemlidir. Aradan yıllar geçse bile zihninizde kalan, yalnızca gördüğünüz manzaralar değildir. Birlikte edilen sohbetler, paylaşılan sessizlikler ve aynı ufka bakarken hissedilen duygular da o yolculuğun ayrılmaz parçası olur. Gökçeada, benim için tam da böyle bir yolculuğun adıdır.
2013 yılına kadar Gökçeada, benim için yalnızca haritada yerini bildiğim, hakkında pek az şey bildiğim bir adaydı. Onu ilk kez Deniz Kavukçuoğlu’nun Hüzün Adasında Bir Köy kitabıyla tanıdım.
Adanın binlerce yıllık adı olan İmroz, 1970 yılında Gökçeada olarak değiştirildi. 1960’lı yıllarda yarı açık cezaevi ve Devlet Üretme Çiftliği kurulması amacıyla kamulaştırmalar yapıldı. Rumca konuşulmasının ve balıkçılığın yasaklanması, hayvancılığın sınırlandırılması gibi uygulamaların da etkisiyle adadaki Rum nüfusunun büyük bölümü doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldı. Geride bıraktıkları toprakların önemli bir kısmı kamulaştırıldı. Daha sonra, özellikle 1946’dan itibaren Trabzon, Burdur, Muğla ve Çanakkale’den gelen Türk nüfus adaya yerleştirildi.
Adanın eski Rum yerleşimleri Dereköy, Tepeköy, Zeytinli, Bademli ve Kaleköy’dür. Eşelek, Yeni Bademli ve Uğurlu ise daha sonraki dönemlerde kurulan yerleşimlerdir. Günümüzde adada yaşayan Rumların sayısı ise yok denecek kadar azdır.
Bulunduğunuz ülkede inançlarınız nedeniyle “öteki” olduğunuzda, yazarın da dediği gibi, “Yalnızlık, insanı kendisiyle aynı koşullarda yaşayanlara yaklaştırır.” Ben de bu satırları okurken İmrozlulara kendimi yakın hissettim. Sayfalar arasında dolaşırken adanın eski Rum köylerini, hüzünlü hikayesini, taş evlerini ve hiç dinmeyen rüzgârını hayal etmiştim. Yıllar sonra ise o hayalini kurduğum adayı, sevdiğim insanla birlikte keşfedeceğimi elbette bilmiyordum.
Bir yaz öğleden sonrasında Çanakkale Kabatepe İskelesi’nden feribota bindik. Limandan ayrılır ayrılmaz içimizi tatlı bir heyecan sardı. Bir buçuk saat süren yolculuk boyunca martılar yanımızdan ayrılmadı. Denizin maviliği, yüzümüze çarpan serin rüzgâr ve martıların denizden balık kapmak için yaptıkları ustaca süzülüşler, daha adaya varmadan bizi şehrin telaşından uzaklaştırmıştı.
Adaya vardığımızda merkezdeki pansiyonumuza yerleştik. İşletmecinin sıcak karşılaması yabancılık duygusunu ilk anda yok etti. Akşam çaylarımızı alıp sohbete daldık. Meğer uzun yıllar televizyon ve sinema sektöründe çalışmış, birbirinden renkli anıları olan biriydi Sercan Bey. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar dinledik onu. O akşam bir kez daha anladım ki, bir yolculuğu unutulmaz kılan sadece görülen yerler değil, karşılaşılan insanlardır.
Ertesi gün adayı keşfe çıktık. İlk durağımız Kaleköy’dü. Eski kalenin tepesinden Ege’ye baktığımızda ikimiz de uzun süre konuşamadık. Gün batımında gökyüzü kızıl ve turuncunun en güzel tonlarına bürünürken, denizin üzerine düşen ışıklar eşsiz bir manzara yaratıyordu. O anı sevdiğim insanla yan yana yaşamak, yolculuğun en değerli hatıralarından biri oldu.
Bademli ve Zeytinli köyleri, begonvillerle süslü dar sokakları, taş evleri ve asırlık zeytin ağaçlarıyla bizi bambaşka bir zamana taşıdı. Kahvelerin önünde oturan insanların içten selamları, adada hayatın nasıl sakin aktığını hissettiriyordu. Tepeköy’de ise rüzgâr daha güçlü esiyor, gökyüzü insana daha yakın görünüyordu. Orada hiçbir şey söylemeden, sadece manzarayı seyrettik. Bazı güzellikler karşısında kelimeler yetersiz kalıyordu. Dereköy ise bambaşka duygular uyandırdı. Bir zamanlar adanın en kalabalık köylerinden biri olan bu yer, şimdi sessizliğe gömülmüş durumda. Terk edilmiş taş evler ve boş sokaklar, geçmişten süzülüp gelen hüzünlü bir hikâye anlatıyordu. O an, yıllar önce okuduğum kitabın satırları zihnimde yeniden canlandı.
Şirinköy’ün dinginliğinden sonra Kokina Kaya Mezarları’na gittik. Kayalara oyulmuş bu antik mezarlar, adanın binlerce yıllık geçmişine tanıklık ediyordu. İnsan orada dururken zamanın hızlı akışını ve ömrün kısalığını ister istemez düşünüyor.
Eşelek’in geniş ovalarını geçtikten sonra yolculuğumuzun finalini Aydıncık Plajı’nda yaptık. İncecik kumları, berrak denizi ve usulca vuran dalgalarıyla adeta huzurun ta kendisiydi. Sörf yapan insanları seyrettik. Bazen konuştuk, bazen sadece denizin sesini dinledik. O sessizlik bile başlı başına güzel bir hatıraydı.
Gökçeada’da sadece yeni yerler keşfetmedik. Hayatın yavaş akışını, doğayla uyumu ve insanların samimiyetini de tattık. Adadan ayrılırken sırt çantamızda birkaç küçük hediye vardı; ama asıl yanımızda götürdüğümüz, birlikte biriktirdiğimiz anılardı.
Bugün Gökçeada dendiğinde aklıma artık sadece Türkiye’nin en büyük adası gelmiyor. Martıların eşlik ettiği feribot yolculuğu, taş sokaklarda el ele yürüyüşlerimiz, gün batımında seyrettiğimiz Ege, gecenin ilerleyen saatlerine uzanan sohbetler ve sevdiğim insanla paylaştığımız o huzurlu günler geliyor.
Belki de bazı adalar yalnızca haritalarda yer alan toprak parçaları değildir. Bazıları insanın kalbinde yaşamaya devam eder. Gökçeada da benim için artık bir ada olmaktan öte; sevginin, huzurun ve birlikte geçirilen güzel zamanların hiç eskimeyen hüzün adası olarak hatırımda kalcaktır..