Hüzün Adası Gökçeada’da Aşk


Adanın binlerce yıllık adı olan İmroz, 1970 yılında Gökçeada olarak değiştirildi. 1960’lı yıllarda yarı açık cezaevi ve Devlet Üretme Çiftliği kurulması amacıyla kamulaştırmalar yapıldı. Rumca konuşulmasının ve balıkçılığın yasaklanması, hayvancılığın sınırlandırılması gibi uygulamaların da etkisiyle adadaki Rum nüfusunun büyük bölümü doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldı. Geride bıraktıkları toprakların önemli bir kısmı kamulaştırıldı. Daha sonra, özellikle 1946’dan itibaren Trabzon, Burdur, Muğla ve Çanakkale’den gelen Türk nüfus adaya yerleştirildi.
Bulunduğunuz ülkede inançlarınız nedeniyle “öteki” olduğunuzda, yazarın da dediği gibi, “Yalnızlık, insanı kendisiyle aynı koşullarda yaşayanlara yaklaştırır.” Ben de bu satırları okurken İmrozlulara kendimi yakın hissettim. Sayfalar arasında dolaşırken adanın eski Rum köylerini, hüzünlü hikayesini, taş evlerini ve hiç dinmeyen rüzgârını hayal etmiştim. Yıllar sonra ise o hayalini kurduğum adayı, sevdiğim insanla birlikte keşfedeceğimi elbette bilmiyordum.
Adaya vardığımızda merkezdeki pansiyonumuza yerleştik. İşletmecinin sıcak karşılaması yabancılık duygusunu ilk anda yok etti. Akşam çaylarımızı alıp sohbete daldık. Meğer uzun yıllar televizyon ve sinema sektöründe çalışmış, birbirinden renkli anıları olan biriydi Sercan Bey. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar dinledik onu. O akşam bir kez daha anladım ki, bir yolculuğu unutulmaz kılan sadece görülen yerler değil, karşılaşılan insanlardır.
Bugün Gökçeada dendiğinde aklıma artık sadece Türkiye’nin en büyük adası gelmiyor. Martıların eşlik ettiği feribot yolculuğu, taş sokaklarda el ele yürüyüşlerimiz, gün batımında seyrettiğimiz Ege, gecenin ilerleyen saatlerine uzanan sohbetler ve sevdiğim insanla paylaştığımız o huzurlu günler geliyor.