Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

KİŞİSEL TERCİH Mİ, EĞİTİM POLİTİKASI MI?

Mehmet Gültekin
25 Ağustos 2026

Milli Eğitim Bakanı, kendisine yöneltilen bir soru üzerine çeşitli vakıf ve sivil toplum kuruluşlarıyla yüzlerce protokol imzalandığını ifade ediyor.

Ancak burada önemli bir soru karşımıza çıkıyor:

Bir bakanlığın eğitim politikalarında vakıf, dernek ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan iş birliklerinin sınırı nerede başlamalı, nerede bitmelidir?

Daha da önemlisi, bu iş birlikleri kişisel tercihlerden bağımsız olarak kamu yararı, eğitim bilimi ve kamusal denetim ilkeleri çerçevesinde mi yürütülmektedir?

Kamuoyunda tartışılan konulardan biri de Milli Eğitim Bakanlığı’nın Cihannüma Derneği ile yaptığı protokoldür. Cihannüma ismi, Katip Çelebi’nin 17. yüzyılda kaleme aldığı ve dünyayı tanımaya yönelik önemli eserlerinden biriyle de özdeşleşmiştir. Dernek ise adalet, ahlak, hikmet, hürriyet, barış ve emniyet gibi değerleri temel aldığını belirtmektedir.

Derneğin üniversitelerle birlikte çeşitli sempozyum ve etkinlikler düzenlediği de bilinmektedir.

Bütün bunlar elbette tek başına bir sorun teşkil etmeyebilir. Asıl tartışılması gereken konu, devletin eğitim politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında bu tür yapıların ne ölçüde rol aldığı ve bunun hangi ölçütlerle denetlendiğidir.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda, eğitim ve yaygın öğretim faaliyetlerinin desteklenmesi amacıyla sivil toplum kuruluşları, dernek ve vakıflarla çok sayıda protokol imzalandığı belirtiliyor.

Kamuoyuna yansıyan protokoller arasında TÜGVA, İHH, Ülkü Ocakları, TÜRGEV, AHBAP, Türk Eğitim Derneği, Türkiye Kızılay Derneği ve Türkiye Futbol Federasyonu gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren kuruluşların da isimleri yer alıyor.

Burada farklı dünya görüşlerine ve farklı toplumsal yapılara sahip kuruluşların aynı başlık altında değerlendirilmesi de ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

Çünkü mesele artık yalnızca bir vakıf ya da dernekle yapılan protokol meselesi değildir.

Mesele, kamusal eğitimin niteliği ve tarafsızlığıdır.

ÇEDES TARTIŞMASI

Bu tartışmanın en önemli örneklerinden biri de ÇEDES Projesidir.

“Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” adıyla yürütülen proje; Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı iş birliğiyle uygulanmaktadır.

Projenin amacı; öğrencilerin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri benimseyen, çevresine duyarlı bireyler olarak yetişmesine katkı sağlamak şeklinde açıklanmaktadır.

Gezi, kamp, seminer ve sosyal etkinlikler gibi faaliyetler projenin uygulama alanları arasında yer almaktadır.

Ancak projenin özellikle okullardaki uygulanış biçimi uzun süredir kamuoyunda tartışılıyor.

Öğretmenler, veliler, eğitim sendikaları ve bazı siyasi partiler tarafından, kamusal eğitim ile dini içerikli faaliyetler arasındaki sınırların yeterince açık olmadığı yönünde eleştiriler dile getiriliyor.

Diyanet personelinin okul etkinliklerinde yer alması da bu tartışmaların önemli başlıklarından birisini oluşturuyor.

Burada sorulması gereken soru çok basit:

Devlet okullarındaki eğitim faaliyetlerinin temel belirleyicisi kim olmalıdır?

Elbette çocuklarımızın ahlaki değerlere, çevre bilincine, insan sevgisine ve toplumsal sorumluluğa sahip bireyler olarak yetişmesi hepimizin ortak isteğidir.

Fakat bunun yolu, kamusal eğitim sistemi içerisinde hangi kurumun hangi yetkiyle hareket edeceğinin açıkça belirlenmesinden geçmektedir.

EĞİTİMDE TARİKAT VE CEMAAT İDDİALARI

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapısı ve çeşitli vakıf, dernek, cemaat ve tarikatlarla ilişkileri konusunda da uzun süredir kamuoyunda çeşitli iddialar ve tartışmalar bulunmaktadır.

İsmailağa, Menzil ve İskenderpaşa gibi Nakşibendi geleneğine bağlı yapıların yanı sıra TÜGVA, Ensar Vakfı ve Süleymancılar gibi farklı yapıların eğitim alanındaki etkileri hakkında da çeşitli iddialar gündeme getirilmektedir.

Bu iddiaların her birinin ayrı ayrı, somut bilgi ve resmi belgeler üzerinden değerlendirilmesi gerekir.

Ancak burada daha önemli bir mesele vardır:

Bir kişinin dünya görüşü kendisini ilgilendirir. Bir kamu kurumunun işleyişi ise bütün toplumu ilgilendirir.

İşte sınır tam da burada başlamaktadır.

Devlet kurumlarında liyakat, eşitlik, şeffaflık ve kamu yararı ilkeleri herkes için aynı şekilde uygulanmalıdır.

Kim olduğuna, hangi çevreden geldiğine veya hangi yapıyla ilişkisinin bulunduğuna göre farklı uygulamalar ortaya çıkıyorsa, burada artık kişisel tercihten değil, kamu yönetimi sorunsalından söz etmek gerekir.

ÖĞRETMENİN ÖNLÜĞÜ MÜ, ÖĞRETMENİN ÖZLÜK HAKLARI MI?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın son dönemde yayımladığı çeşitli düzenlemeler ve yasaklar da eğitim kamuoyunda tartışılıyor.

Öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin özlük hakları, çalışma koşulları, liyakat, okul altyapısı ve eğitim kalitesi gibi temel sorunlar çözüm beklerken; öğretmenlerin kıyafetleri ve önlük kullanımı gibi düzenlemelerin gündeme gelmesi, ister istemez şu soruyu akla getiriyor:

Eğitim sisteminin öncelikleri doğru belirleniyor mu?

Çünkü bugün hâlâ sabunu bulunmayan okullar, kütüphanesi olmayan eğitim kurumları, yeterli bilgisayar desteğine ulaşamayan öğrenciler, kalabalık sınıflar ve öğretmenlerin karşı karşıya kaldığı çeşitli sorunlar konuşuluyor.

Eğitim sendikaları ve öğrenci velileri de kendi gündemlerinde birçok soruna dikkat çekiyor.

Onlara göre;

  • Sabunu olmayan okul olmamalı,
  • Kütüphanesi bulunmayan okul kalmamalı,
  • Bilgisayar ve teknolojik altyapı eksikleri giderilmeli,
  • Kırk kişilik sınıflar azaltılmalı,
  • Öğretmen ve okul yöneticilerine yönelik şiddetin önüne geçilmeli,
  • Liyakatsiz yönetici atamalarına son verilmeli,
  • Okul bahçeleri ticari amaçlarla işgal edilmemeli,
  • Öğretmenler mesai dışında sürekli olarak rahatsız edilmemeli,
  • Öğretmen ve yöneticileri hedef alan şikâyet mekanizmaları kötüye kullanıma karşı yeniden düzenlenmelidir.

Bunlar da aslında eğitim sisteminin gerçek gündemidir.

KANUN HERKES İÇİN Mİ?

Devlet memurlarının görev ve sorumlulukları çeşitli kanun, yönetmelik ve genelgelerle belirlenmiştir.

Memurların görevlerini yerine getirirken tarafsızlık, kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun hareket etmeleri devlet memurluğunun temel ilkeleri arasındadır.

Bu nedenle kamu görevlilerinin siyasi veya dini görüşlerini görevlerinin gerektirdiği tarafsızlık ilkesini zedeleyecek biçimde kullanıp kullanmadıkları konusunda da açık ve eşit bir denetim mekanizmasının bulunması gerekir.

Ancak toplumda zaman zaman şu algı oluşuyor:

Kurallar herkese aynı şekilde mi uygulanıyor?

Eğer aynı davranış bir kamu görevlisi açısından disiplin konusu olurken, başka bir kişi veya grup açısından görmezden geliniyorsa, vatandaşın devlete ve adalete olan güveni zedelenir.

Kamu yönetiminde asıl ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur:

Ayrıcalıksız, eşit ve şeffaf bir sistem.

MESELE ARTIK KİŞİSEL TERCİH DEĞİL

Bütün bu tartışmaların sonunda tekrar başlangıçtaki soruya dönelim:

Kişisel tercih mi, eğitim politikası mı?

Bir bakanın veya kamu yöneticisinin dünya görüşü elbette olabilir.

Ancak bir bakanlığın uygulamaları milyonlarca öğrenciyi, öğretmeni ve veliyi doğrudan etkiliyorsa konu artık kişisel olmaktan çıkar.

O noktada hepimizin sorması gereken sorular vardır:

Eğitim politikalarını kim belirliyor?

Bu politikaların bilimsel ve pedagojik dayanağı nedir?

Kamu kaynakları hangi ölçütlerle kullanılıyor?

Protokoller hangi kriterlere göre hazırlanıyor?

Bu protokollerin denetimi nasıl yapılıyor?

Ve en önemlisi:

Çocuklarımızın geleceği için eğitim sisteminin merkezinde gerçekten öğrenci mi var?

Bunlar sorulması gereken sorulardır.

Çünkü eğitim, herhangi bir siyasi görüşün, vakfın, derneğin, cemaatin veya grubun özel alanı değildir.

Eğitim, toplumun tamamının ortak geleceğidir.

GELECEK YAZIDA ÜNİVERSİTELER VAR

Bir sonraki yazımızda ise 2026 yılı üniversite tercih sonuçları üzerinden başka bir önemli konuyu ele almaya çalışacağız.

İddialara göre, 34 üniversitenin çeşitli bölümleri hiçbir öğrenci tarafından tercih edilmedi.

Bu tablo bize ne anlatıyor?

Üniversite öğrencilerinin barınma, beslenme, ulaşım ve eğitim sorunları hangi noktada?

Gençler neden bazı bölümleri tercih etmiyor?

Üniversitelerimiz gençlerin beklentilerine cevap verebiliyor mu?

Bunları da elimizden geldiğince belgeler ve veriler üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

Son sözümüz her zaman olduğu gibi:

Toplum olarak beden ve ruh sağlığımızı korumamız gerekiyor.

Benden söylemesi…

Saygılarımla.

Mehmet Gültekin
25 Ağustos 2026