Sanatçıyı Yargılayan Toplum, Aslında Kendini Yargılar

Bir toplumun sanatçısına nasıl baktığı, aslında aynaya nasıl baktığıdır.
Çünkü sanatçı, toplumun süsü değildir; vicdanıdır. Onun görevi alkış toplamak değil, gerektiğinde rahatsız etmek, düşündürmek ve insanın içindeki sesi uyandırmaktır. Bu nedenle tarih boyunca sanatçı; iktidarların da, kalıplaşmış düşüncelerin de, önyargıların da en kolay hedefi olmuştur.
Türkiye’de ise buna farklı bir alışkanlık daha eklenmiştir.
Ne zaman kültür ve sanat alanında bir tartışma yaşansa, ne zaman bir belediyede, bir kamu kurumunda ya da bir sivil toplum kuruluşunda ekonomik bir mesele gündeme gelse, henüz gerçekler ortaya çıkmadan, henüz hukuk konuşmadan, toplumun bir kesimi çoktan hükmünü verir:
“Kesin sanatçı yapmıştır.”
Bu cümleyi belki yüksek sesle söylemezler. Ama bakışlarında, yorumlarında ve sosyal medya paylaşımlarında aynı önyargıyı görmek mümkündür.
Oysa sanatçı olmak, insanın sırtına suç şüphesini yükleyen bir kimlik değildir.
Sanatçı da bu ülkenin öğretmeni, doktoru, mühendisi, çiftçisi, işçisi kadar onurlu bir emekçisidir. Hatta çoğu zaman daha görünmez şartlarda mücadele eder. Yıllarca alkışın arkasındaki yalnızlığı, üretimin sancısını ve ekonomik belirsizliği yaşar. Buna rağmen toplumun ruhunu beslemeye devam eder.
Ne acıdır ki bizler, sanatçının ürettiği değeri konuşmaktan çok, onun aldığı ücreti konuşmayı tercih ediyoruz.
Bir konserin insana kattığı umuru değil, sahnenin maliyetini…
Bir tiyatronun yetiştirdiği kuşakları değil, bütçesini…
Bir kültür projesinin toplumsal etkisini değil, muhasebe kalemlerini…
Oysa kültürün hesabı yalnızca para ile tutulmaz.
Bir çocuğun ilk kez tiyatro izledikten sonra hayal kurmaya başlamasının maliyet cetveli yoktur.
Bir gencin müzik sayesinde şiddetten uzaklaşmasının faturası kesilemez.
Bir resim atölyesinde özgüven kazanan bir çocuğun değeri ihale dosyalarına sığmaz.
Sanat tam da bu yüzden ekonominin değil, medeniyetin konusudur.
Ben yıllardır sanatın içinde yaşayan biri olarak biliyorum ki sanatçıların büyük çoğunluğu makam peşinde değil, üretme derdindedir. Onların sermayesi para değil; bilgi, emek, estetik ve vicdandır. Elbette her meslek grubunda olduğu gibi sanat dünyasında da hata yapan insanlar olabilir. Ancak bireysel yanlışlardan hareketle bütün bir sanat camiasını zan altında bırakmak, adaletle açıklanamaz.
Beni asıl kaygılandıran ise başka bir şeydir.
Sanatçıya duyulan güvensizlik, aslında sanata duyulan güvensizliğin sonucudur.
Sanata güvenmeyen toplumlar, eleştirel düşünceden de rahatsız olur. Çünkü sanat soru sorar. Ezber bozar. İnsanı konfor alanından çıkarır. Tam da bu yüzden sanatçıyı susturmak isteyen anlayışlar, önce onun itibarını zedelemeye çalışırlar.
Oysa bir milletin gerçek zenginliği, bankalarındaki para değil; yetiştirdiği sanatçılar, bilim insanları ve düşünürlerdir.
Mimar Sinan’ı yalnızca taş ustası olarak gören bir bakış açısıyla medeniyet kurulamaz.
Yunus Emre’yi sadece bir şair olarak okuyan bir anlayış, onun insanlığa bıraktığı mirası kavrayamaz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözü de tam bu yüzden bugün hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır.
Sanatçıya güvenmek, bir kişiye ayrıcalık tanımak değildir.
Sanatçıya güvenmek; hukuka güvenmektir.
Emeğe güvenmektir.
Kültüre güvenmektir.
Ve en önemlisi, kendi geleceğimize güvenmektir.
Çünkü sanatçısını sürekli şüpheyle izleyen toplumlar, bir süre sonra düşünceyi de, farklılığı da ve sonunda kendi geleceğini de yargılamaya başlar.
Ben hâlâ inanıyorum…
Bu topraklar; sanatçısını alkışlamayı, onu peşinen yargılamaktan daha çok hak ediyor.
Çünkü sanatçı yalnızca eser üretmez.
Bir milletin hafızasını, vicdanını ve yarınlarını da üretir…!
“Erdal Beşikçioğlunun tutuklanma kararından sonra kaleme alınmıştır”
















































