Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

SİZİ KİM KURTARACAK?

CHP, Örgütlenme Sorunu ve Kendi Kendimizi Yönetme Zamanı

VEDAT REÇBER YAZDI

Evet, ülke batıyor!

Biraz ekonomi okumuş, ekonomik gelişmeleri takip eden biri olarak söyleyeyim: Bana göre Türkiye, ekonomik anlamda fiilen batmış durumda. Bunu onlarca veriyle, rakamla, ekonomik göstergeyle açıklamak mümkün.

Ancak mesele yalnızca ekonomi de değil.

Ekonomisinden adaletine, barınmadan beslenmeye, sağlıktan güvenliğe kadar hayatın hemen her alanında, mevcut anlayış ve sistemle içinden çıkılması giderek imkânsızlaşan devasa bir sorunlar yumağının içerisindeyiz.

Üstelik çözüm üretmesi, topluma umut olması gereken siyasi yapılar da kendi içlerinde yarına hazırlanacak politikalar, kadrolar ve örgütlenme modelleri üretmekten uzaklaşmış durumda.

Siyasetin önemli bir bölümü, adeta çaresizliği bir politikaya dönüştürmüş halde.

Vatandaşa verilen mesaj neredeyse şu:

“Başka çareniz yok. Bizi tercih edin, bizimle devam edin!”

Oysa vatandaş artık bu söylemlerden yorulmuş, heyecanını kaybetmiş, geleceğe ilişkin umutlarını büyük ölçüde yitirmiş durumda. İnsanlar ekonomik kaygılarla, gelecek endişesiyle, güvensizlik duygusuyla nereye bakacağını, kime inanacağını bilemez hale geldi.

Toplum psikolojisi darmadağın.

Peki, bütün bunlar karşısında sorulması gereken asıl soru şu:

Sizi kim kurtaracak?

Oturup gökten bir mucizenin düşmesini mi bekleyeceğiz? Birilerinin gelip bizi kurtaracağını mı sanıyoruz?

Böyle bir şey olmayacağına göre, kim kurtaracak bizi?

Siz! Evet, bizler!

Peki, nasıl?

Çözümün adı: Demokrasi!

Yeni, bilinmeyen yollar, yöntemler icat etmemize gerek yok. Bu sorunları dünyada yaşayan yalnızca biz değiliz. Başka toplumlar da yaşadı, mücadele etti ve çözüm yolları geliştirdi.

Bu çözümün temelinde demokrasi vardı.

Ancak burada demokrasiden ne anladığımızı yeniden sorgulamamız gerekiyor.

Çünkü yıllardır ülkenin nasıl yönetileceğine, nasıl yaşayacağımıza, hangi ekonomik ve sosyal politikaların uygulanacağına bizim adımıza karar verenler hep siyasiler oldu.

Demokrasi denildi, sandık gösterildi ama halkın karar süreçlerine gerçek anlamda katılımı çoğu zaman sağlanmadı.

Sistem kuruldu, işletildi veya işletilmedi; ancak halk bu sistemin gerçek sahibi olamadı.

Halk, sistemin yakıtını sağlayan bir unsur olarak kaldı. Sistem çalıştıkça halk yoksullaştı, kaynaklar tükendi, toplumsal refah azaldı. Buna karşılık sistemin nimetlerinden yararlananlar büyüdü, zenginleşti ve güçlendi.

Güç, denetimden; iktidar, hesap verebilirlikten uzaklaştıkça ortaya çıkan tabloyu bugün hep birlikte yaşıyoruz.

Siyasetin sağında da solunda da bunun örneklerini görüyoruz. Kamuoyuna yansıyan iddialar, skandallar, akıl almaz ekonomik ilişkiler ve hesap sorulamayan güç odakları, mevcut siyasi düzenin ne kadar ciddi bir denetim sorunuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Öyle bir noktaya gelindi ki bazen hesap sorması gerekenlerle hesap vermesi gerekenler arasındaki ilişkiler bile tartışma konusu oluyor.

Artık anlamamız gereken gerçek şu:

Bu sistemden beslenenlerin, kendi çıkarlarına hizmet eden bu sistemi değiştirmelerini bekleyemeyiz.

Öyleyse sistemi değiştirme zamanı gelmiştir.

Kendimizi, halkı ve toplumu koruyacak; refahı büyütecek, adaleti sağlayacak, yurttaşın iradesini gerçek anlamda yönetime taşıyacak bir sistem kurmak zorundayız.

Bunun adı gerçek demokrasidir.

Peki, CHP’nin sorunu nerede başlıyor?

Tam da burada, CHP’ye ve yaklaşan kongre-kurultay süreçlerine geliyoruz.

CHP, Türkiye’nin en önemli siyasi aktörlerinden biri. Toplumun önemli bir kesimi için değişim ve umut beklentisinin merkezinde bulunuyor.

Ancak önce kendi içine bakmak, kendi örgütlenme anlayışını sorgulamak zorunda.

Çünkü bir siyasi partiye demokratik demek, onun gerçekten demokratik işlediğini kanıtlamaz.

Demokrasinin içini hangi kurallarla, hangi yöntemlerle doldurduğunuz önemlidir.

Partilerin, özellikle sol partilerin temel ideolojik iddialarından biri demokratik örgütlenmedir. Peki, uygulamada durum gerçekten böyle mi?

Partiye üyelikten başlayarak en üst karar organlarına kadar bütün süreçler demokratik yöntemlerle mi oluşturuluyor?

Üyelik, vatandaşın özgür iradesine mi bağlı, yoksa örgüt yöneticilerinin keyfiyetine ve kontrolüne mi bırakılıyor?

Her üye, örgütte görev almak, aday olmak, düşüncelerini açıklamak ve karar süreçlerine katılmak konusunda eşit haklara sahip mi?

Dileyen her üye, herhangi bir göreve aday olabiliyor mu?

Adaylar düşüncelerini, projelerini ve siyasi yaklaşımlarını bütün örgüte eşit koşullarda ulaştırabiliyor mu?

Seçimler gerçekten özgür, eşit ve adil biçimde mi yapılıyor, yoksa belirli kişi ve grupların desteklediği adaylar örgüte dayatılabiliyor mu?

Seçimle ortaya çıkan irade, örgütün bütün kademelerinde saygı görüyor ve yetkileriyle kabul ediliyor mu?

Bu soruların cevapları, bize aslında çok daha temel bir sorunun cevabını verecektir:

Partiyi kim yönetiyor? Üyeler mi, yoksa üyeler adına karar verenler mi?

İşte CHP’nin örgütlenme sorunu tam da burada başlıyor.

CHP’de yeniden yapılanma: Kendi kendimizi yönetmek!

CHP’nin önünde yeni bir yapılanma ve örgütlenme süreci bulunuyor.

Bu süreç, alışılmış siyasi yöntemlerin tekrarlandığı, mevcut güç dengelerinin yeniden üretildiği bir süreç olmamalıdır.

Aksine, partinin geleceğini belirleyecek köklü bir demokratikleşme fırsatına dönüştürülmelidir.

Artık temel ilke şu olmalıdır:

“Partiyi üyeler yönetecek, üyeler adına karar verenler değil!”

Bunun için öncelikle üyelik anlayışından başlanmalıdır.

Üyelikler, yasal koşulları taşıyan vatandaşların özgür iradeleriyle gerçekleşmeli; üyeliğe kabul ve üyelik haklarının kullanılması örgüt yöneticilerinin keyfiyetine bırakılmamalıdır.

Ancak yalnızca üye sayısını artırmak yeterli değildir. Asıl mesele, etkin üyelik anlayışını hayata geçirmektir.

Parti üyeleri sadece seçim dönemlerinde hatırlanan, oy kullanması istenen insanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Partinin politikalarını oluşturan, kararlarına katılan, örgütünü büyüten ve denetleyen aktif siyasi özneler haline getirilmelidir.

Delege seçimlerinde, yasal mevzuatın öngördüğü usuller çerçevesinde bütün üyelerin katılımı sağlanmalı; mahallede isteyen her üyenin delege adayı olabilmesinin önü açılmalıdır.

Delegeler, üyelerin özgür iradesiyle seçilmelidir.

İlçe ve il yönetimleri oluşturulurken çarşaf liste ve üyelerin gerçek tercihlerini yansıtan demokratik seçim yöntemleri esas alınmalıdır. Dileyen her üyenin aday olabilmesi kolaylaştırılmalı, adaylar arasında eşit ve adil yarış koşulları oluşturulmalıdır.

Ancak demokratikleşme burada da bitmemelidir.

Belediye başkan adaylarından belediye meclis üyelerine, milletvekili adaylarından parti yönetim organlarına kadar bütün belirleme süreçlerinde üyelerin etkin ve belirleyici katılımı sağlanmalıdır.

Elbette bu süreçler ilgili yasal düzenlemeler, parti tüzüğü ve seçim mevzuatı çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

Böylece demokrasi, yalnızca genel başkanın veya merkez yönetiminin söylemlerinde kalan bir kavram olmaktan çıkar; mahalleden başlayarak partinin en üst kademesine kadar yaşayan bir örgütlenme kültürüne dönüşür.

Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye!

Burada savunduğumuz model, birkaç kişinin belirlediği adayların üyelerin önüne konulduğu klasik siyaset anlayışı değildir.

Bu model; üyelerin karar süreçlerine doğrudan katıldığı, farklı düşüncelerin özgürce temsil edildiği, çoğunluğun iradesinin azınlığın haklarını ortadan kaldırmadığı, çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi modelidir.

Çünkü demokrasi yalnızca çoğunluğun karar vermesi değildir. Farklı düşüncelerin de kendisini ifade edebilmesi, örgüt içerisinde var olabilmesi ve karar süreçlerine katılabilmesidir.

Üyeler, katılım yoluyla değiştirebileceklerini gördüklerinde örgütlerine daha fazla sahip çıkarlar.

Aidiyet duyguları güçlenir. Sorumluluk alırlar. Çalışırlar, üretirler, yeni insanları örgüte kazandırırlar.

Örgütler büyür, gelişir, kitleselleşir.

Parti, birkaç kişinin kontrol ettiği kapalı bir siyasi yapı olmaktan çıkar; toplumun farklı kesimlerinin kendisini ifade edebildiği canlı bir demokratik organizasyona dönüşür.

İktidara giden yol da işte buradan geçer.

Çünkü kendi içinde demokrasiyi kuramamış bir siyasi yapının ülkeye demokrasi vaat etmesi, en hafif ifadeyle ciddi bir çelişkidir.

Artık karar verme zamanı!

CHP’nin önündeki kongre ve kurultay süreci, yalnızca kimin genel başkan, kimin il başkanı, kimin ilçe başkanı olacağının belirleneceği bir yarış olarak görülmemelidir.

Bu süreç, partinin nasıl yönetileceğinin, kimin adına siyaset yapılacağının ve geleceğin hangi demokratik ilkeler üzerine kurulacağının belirleneceği tarihsel bir fırsattır.

Siyaseti meslek edinmiş, partileri kendi konfor alanlarına dönüştürmüş, örgütleri kişisel güç mücadelelerinin aracı haline getirmiş anlayıştan kurtulmak zorundayız.

Siyaset, birkaç kişinin kariyer alanı değildir.

Partiler, onların mülkü değildir.

Örgütler, kişisel iktidarların korunma mekanizmaları hiç değildir.

Partiler üyelerinindir!

Örgütler üyelerinindir!

Siyaset, halkın kendi geleceği hakkında söz ve karar sahibi olabilmesinin aracıdır.

Öyleyse artık bu anlayışı hayata geçirmek zorundayız.

Demokrasi, başkalarından talep ettiğimiz bir hak olmaktan önce, kendi örgütlerimizde uygulamamız gereken bir ilkedir.

Halka demokrasi vaat ediyorsak önce kendi içimizde demokrasiyi kuracağız.

Üyeye söz hakkı vereceğiz. Üyeye karar hakkı vereceğiz. Üyeye aday olma hakkı vereceğiz. Üyeye denetleme ve yönetme hakkı vereceğiz.

Çünkü demokrasi, birilerinin bize bahşedeceği bir lütuf değildir.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesidir.

O halde buyurun, kendi kendimizi yönetelim!

Başka kurtarıcı aramaktan vazgeçelim. Başkalarının bizim adımıza karar vermesini beklemeyelim.

Örgütlerimizde gerçek demokrasiyi kuralım. Bunu talep edenlerle bir araya gelelim. Siyasi mücadelemizi kişilerin değil, ilkelerin ve ortak aklın üzerine inşa edelim.

Unutmayalım:

Sizi kurtaracak bir kahraman yok!

Sizi ancak siz kurtarabilirsiniz.

Ve bunun başka bir yolu yok:

TEK ÇARE DEMOKRASİ!

EGEDEN MEDYA HABER – VEDAT REÇBER