CEZAEVİNDEN AÇILAN DAVALAR VE HUKUKUN TERSİNE ÇEVRİLEN MANTIĞI

Hukuk devletlerinde insanlar iki nedenle mahkeme kapısına giderler:
Ya haklarını aramak için…
Ya da haklı olduklarını ispatlamak için…
Bugün Kuşadası’nda yaşanan tablo ise üçüncü bir yöntemi gündeme getiriyor:
Henüz kendi hakkındaki yargılama sonuçlanmadan başkalarını susturmak için mahkeme kapısını kullanmak.
Rüşvet ve irtikap suçlamaları nedeniyle tutuklanan, görevinden uzaklaştırılan ve halen cezaevinde bulunan görevden uzaklaştırılmış Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in avukatları tarafından yapılan açıklamalar dikkat çekicidir.
Kendisi hakkında ihbar ve şikâyette bulunan kişiler hakkında “iftira” suçlamasıyla suç duyurusunda bulunulduğu ve milyonluk tazminat davalarının açıldığı kamuoyuna duyurulmuştur.
Buraya kadar hukuken herkesin sahip olduğu bir haktan söz edilebilir.
Ancak meselenin hukuki boyutu kadar siyasi ve toplumsal boyutu da vardır.
Çünkü burada gözden kaçırılmak istenen çok önemli bir gerçek bulunmaktadır:
Ortada henüz sonuçlanmış bir dava yoktur.
Ortada verilmiş bir beraat kararı yoktur.
Ortada suçlamaları tamamen ortadan kaldıran bir mahkeme hükmü yoktur.
Daha açık söyleyelim:
Bir kişinin suçsuz olduğu mahkeme tarafından tescil edilmeden, kendisi hakkında ihbarda bulunanları “iftiracı” ilan etmesi hukuken mümkün değildir.
Çünkü iftiranın varlığına da yokluğuna da karar verecek olan yine mahkemedir.
Tam da bu nedenle hukukta sonuçlanmamış bir davadan hareketle karşı tarafı peşinen suçlu ilan etmek, mantıksal olduğu kadar hukuksal bir çelişkidir.
Bugün kamuoyuna verilen mesaj şudur:
“Benim hakkımdaki suçlamalar çöktü. Beni ihbar edenler hesap verecek.”
Oysa hukuk düzeni böyle işlemez.
Önce yargılama yapılır.
Önce deliller değerlendirilir.
Önce mahkeme karar verir.
Ancak bundan sonra hukuki sonuçlar doğar.
Şu an yaşanan ise hukuki sürecin sonunda oluşabilecek bir sonucun, yargılama devam ederken gerçekleşmiş gibi sunulmasıdır.
Bu nedenle ortada sadece bir savunma stratejisi değil, aynı zamanda bir algı stratejisi bulunmaktadır.
Üstelik bu stratejinin çok daha tehlikeli bir sonucu vardır.
Bir kamu görevlisi hakkında ihbarda bulunan kişilere karşı milyonluk tazminat davalarının kamuoyu önünde duyurulması, yalnızca mevcut şikâyetçileri değil gelecekte konuşabilecek insanları da etkiler.
Bu durum hukuk literatüründe “caydırıcı etki” olarak tanımlanır.
Vatandaş şunu düşünmeye başlar:
“Ya ben de konuşursam?”
“Ya ben de şikâyet edersem?”
“Ya yarın ben de milyonluk davalarla karşılaşırsam?”
İşte hukuk devletlerinin kaçınmaya çalıştığı nokta tam olarak budur.
Şikâyet hakkı, anayasal bir haktır.
Suç duyurusunda bulunmak anayasal bir haktır.
Kamu görevlilerini denetlemek demokratik bir haktır.
Bu hakların kullanılmasının bedeli olarak insanlar üzerinde korku oluşturulmaya başlanırsa, zarar gören yalnızca birkaç kişi olmaz.
Zarar gören hukuk devletinin kendisi olur.
Daha da ilginç olan ise şudur:
Bir tarafta devam eden tutukluluk hali bulunmaktadır.
Diğer tarafta ise kamuoyuna sürekli olarak mağduriyet ve masumiyet anlatısı servis edilmektedir.
Eğer gerçekten bütün suçlamalar dayanaksız ise bunun ortaya çıkacağı yer televizyon ekranları değildir.
Basın açıklamaları değildir.
Sosyal medya kampanyaları değildir.
Mahkeme salonlarıdır.
Hiç kimse yargı kararından önce suçlu ilan edilemez.
Ama hiç kimse yargı kararı olmadan kendisini aklanmış da ilan edemez.
Masumiyet karinesi yalnızca sanığı koruyan bir ilke değildir.
Aynı zamanda yargı kararından önce oluşturulmak istenen yapay masumiyet algısına karşı da hukukun güvencesidir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten amaç adaletin tecellisi mi?
Yoksa devam eden yargılamanın önüne geçecek bir kamuoyu algısı oluşturmak mı?
Çünkü hukuk bir gün mutlaka karar verir.
Fakat algı yönetimi, karar verilmeden önce hüküm vermeye çalışır.
Ve hukuk devletlerinde hüküm verme yetkisi algı uzmanlarının değil, mahkemelerindir.
















































