Her sabah yeni bir günün tarihini gösterir, mevsimleri değiştirir, yılları eksiltir. Ama takvimlerin bile hükmedemediği insanlar vardır. Özellikle anneler…
Çünkü bir annenin zamanı, duvardaki saatle ölçülmez.
O zaman, evladının sesinin son kez duyulduğu yerde durur.
Kim bilir kaç anne, “Geç kalma.” diyerek uğurladığı çocuğunun ardından kapıyı usulca kapatmıştır. Kim bilir kaç anne, akşam sofraya bir tabak daha koymuştur. Çünkü annelik, dönüleceğine inanmanın adıdır. Evlat ne kadar büyürse büyüsün, bir anne için dışarı çıkan çocuk, birazdan kapıyı yeniden çalacak çocuktur.
Sonra bazı kapılar çalmaz.
İşte o gün, zaman durur.
Ali İsmail Korkmaz’ın ardından yıllar geçti. Onun adı artık yalnızca bir genç insanın adı değil; yarım kalan bir ömrün, adalet arayışının ve en çok da bir annenin hiç dinmeyen bekleyişinin adıdır.
Çoğu zaman olayları konuşuyoruz. Tarihleri, davaları, kararları, açıklamaları…
Ama bir annenin sessizliğini konuşmuyoruz.
Çünkü sessizlik haber olmaz.
Oysa en büyük çığlık bazen hiç duyulmayan sestir.
Bir annenin odasını toplamaya kıyamadığı evladı vardır. Dolabındaki gömleğe dokunurken nefesini tutar. Eski bir fotoğrafın kenarını okşarken, yılların değil, özlemin yaşlandırdığını hisseder. İnsanlar “Hayat devam ediyor.” der. Evet, ediyor. Ama herkes için aynı şekilde değil.
Bir anne için hayat devam etmez; yalnızca günler geçer.
Biz bazen unutmanın iyileştirici olduğuna inanırız. Anneler ise unutmanın ikinci bir kayıp olduğunu bilir. Çünkü unutulan her ayrıntıyla birlikte, evlat biraz daha uzaklaşacakmış gibi gelir.
Belki de bu yüzden anneler unutmaz.
Sesleri…
Gülüşleri…
Ayakkabılarının kapının önünde bıraktığı izi…
Çayın nasıl içildiğini…
Sabah evden çıkarken son kez dönüp bakışını…
İnsan hafızası ayrıntılarla yaşar. Anne yüreği ise ayrıntılarla ayakta kalır.
Bugün Ali İsmail Korkmaz’ı anarken, onun nasıl öldüğünü konuşmaktan çok, nasıl yaşadığını hatırlamaya ihtiyacımız var. Gençliğini, umutlarını, yarım kalan hayallerini…
Ve en önemlisi, arkasında bıraktığı derin boşluğu…
Çünkü bir insan yalnızca toprağa verildiği gün ölmez. Onu gerçekten kaybettiğimiz gün, adını anmayı bıraktığımız gündür.
Bir toplumun vicdanı, acıları unuttuğu ölçüde eksilir.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan kararlarla ölçülmez. Adalet bazen, hiç tanımadığınız bir annenin acısına saygı duyabilmektir. Onun gözyaşını siyasi hesapların, öfkenin ya da günlük tartışmaların malzemesi yapmamaktır.
Acının tarafı olmaz.
Bir annenin gözyaşı hiçbir fikrin, hiçbir kimliğin, hiçbir kavganın parçası değildir.
O, sadece gözyaşıdır.
Ve gözyaşı, hangi yanağa düşerse düşsün aynı tuzluluktadır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Bir annenin evladını toprağa vermek zorunda kalmadığı bir ülke kurabildik mi?
Bu soruya gönül rahatlığıyla “Evet.” diyebildiğimiz gün, yalnızca bir davayı değil, insanlığımızı da kazanmış olacağız.
Ali İsmail Korkmaz’ı rahmetle anıyorum.
Ama en çok da, evladının adını yaşatmaya çalışırken kendi acısını içine gömen bütün annelerin önünde saygıyla eğiliyorum.