Bu makaleyi dinlemek için tıklayınız.

                                                   ÇOCUĞU ANLAMAK

MELAHAT ERTEN TEKEŞİN 

Bazen öyle olaylara tanık olursunuz ki şaşar kalırsınız. Bir hafta sonunu geçirmiş pazartesi olmuş, sınıfımıza girmiştim. Sınıfımda bana kök söktüren öğrencim Mahmut, sınıfa henüz gelmemişti. Öğrencilerimin beni sessizce beklemelerinden, Mahmut’un olmayışını anlamalıydım.

Mahmut, enerjisini boşaltmak için sınıfta köşe kapmaca başlatır, diğer öğrencileri de heyecanına katardı.

Bu nedenle, çoğu günler, çocukların yanlış davranışları kazanmama uğraşını verir ’öğretmenler zili’ ni beklemeden sınıfıma giderdim.

Olayın yaşandığı gün de sınıfıma erken girmiştim. Derse başlayalı on dakika kadar zaman geçmişti. Kapı tıklatıldı. ‘Gir!’ komutumu duyunca kapı aralandı ve Mahmut, başını uzatarak: “Öğretmenim, size özel bir şey söylemek istiyorum.” diyerek seslendi. Kumandanından emir alan asker gibi, sınıfa sessiz durmalarını söyleyerek Mahmut’un yanına gittim.

“Seni dinliyorum Mahmut.” dedim.  Mahmut, arkasında sakladığı kocaman limon kolonyası şişesini bana uzattı:

“Öğretmenim çok önemli, bunu size getirdim,” dedi ve kolonya şişesini bana verdi. “Annemin mektubu da var.” diyerek çantasından çıkardığı zarfı uzattı.

Şaşırdım!..

Mektubu, aceleyle açtım:

“Hoca Hanım, ne olur kolonya şişesini kabul ediniz, sınıfınızda kullanırsınız. Bana çok kızgın olduğundan bugün yanında gelmemi istemedi. Bir ara gelip nedenini size anlatacağım.” notunu düşmüştü.

Anlam veremedim, ama çocuğa da bir şey sormadan, sınıfıma girerek çocuklara, gereken açıklamayı yaptım.

“Çocuklar, arkadaşınız sınıfımıza kolonya getirmiş, sınıf başkanınızdan izin alarak kullanabilirsiniz.” diyerek sınıf kitaplığına yerleştirdim.

Aradan kaç gün geçtiğini bilemiyorum…  Teneffüs zili çalmış, öğretmenler odasına girmek üzereydim. Mahmut’un annesi önüme çıkarak: “Hoca Hanım, sizinle konuşabilir miyim?” dedi.

“Elbette, beni de çok merakta bıraktınız. Kolonya şişesinin hikayesini merak ediyorum.” dedim. Masanın bir yanına Mahmut’un annesi, diğer yanında da ben oturdum.

Şimdi Mahmut’un annesini dinliyoruz:

“Hoca Hanım, bu hafta sonu ailece köyümüze gitmiştik. Bizim köyün deresi çok ünlüdür. Suyu çok bol olduğundan, derenin içinde kırmızı benekli alabalıklar yaşar. Derenin içindeki balıkları yakalamak çok tehlikelidir, fakat köyümüzün insanları yine de balıkları büyük bir zevkle yakalayıp evlerine götürürler.

Mahmut da heves edip buz gibi sularda, kocaman taşların arasında saklanan balıkları yakaladı. Çatallı fındık çubuğuna balıkları dizdi.

Eve geldiğinde üstü başı sırılsıklamdı, üşümüş ve titriyordu. Titreyen vücudundaki elbiselerini, hasta olacak endişesiyle, üst başını çıkarıp aceleyle banyosunu yaptırdım.

Balıkları bir kaba yerleştirerek yanımızda getirdik. Akşam olunca da ben onları temizleyip kızarttım. Hep birlikte yedik.

Mahmut, sabahleyin, tam okula geleceği sırada, balıkları aramaya başladı, nerede olduklarını sordu.

“Oğlum, ben onları kızarttım, akşam yedik ya!..” dedim, Mahmut şaşırdı. Söylediğim şeyin doğru olup olmadığını hayretle sordu.

“Evet oğlum, niye şaşırdın, hep birlikte kızarmış balıkları, yedik ya!..” diyerek tekrarladım.

“At kaçtı torba düştü.” misali Mahmut delirdi.

“Ben onları öğretmenim için yakalamıştım, başka yiyecek bir şey bulamadınız mı?..”

“Oğlum, hep birlikte yedik ya!..” diye tekrarladıkça, daha çok kızgınlığı arttı.

“Ben, o balıkların, kırmızı benekli balıklar olduğunu nereden bilirdim?..”

Mısır ununa bulayıp kızarttığımdan anlayamamış.

Avazı çıktığı kadar yüksek sesle ağlamaya başladı. Babasıyla birlikte sakinleştirinceye kadar akla karayı seçtik, terler içinde kaldık.”

Ayşe Hanım anlattıkça, kendi öz muhasebemi yapıyor, hayretler içinde dinliyordum… Bir an önce, annesinin gitmesini, Mahmut’u bağrıma basmayı istedim.

Halbuki, bir hafta öncesinde, sıraların üzerinden atlarken yakalamış kulağını burmuştum. Çok tatlı çocuk olduğunu, beni daha az yorarsa, daha az üzüleceğimi defalarca anlatmıştım.

Annesini her gördüğümde, ne kadar bunaldığımı anlatacakken annesi, beni görür görmez, benden önce davranarak, evde Mahmut’un onu ne kadar bunalttığını, nasıl başa çıkabileceğinin formülünü benden isterdi. Kendime güvenim artardı.

“Sabretmemiz gerekir, çocukluk dönemi çabuk geçecek, çocuk çocukluğunu yapsın.” Diyerek beylik laflar ederek, annesini teselli ettiğim günleri hatırladım.

“Ya Rab!..

Küçücük bedeninde, ne kadar kocaman yürek taşıyor!..” diyerek iç geçirdim.

Nasıl güzel mesleğim vardı benim!..

Verdiğim emeklerimin, altın bir tepsiyle, nadide çiçeklerden derlenen bir buket çiçek gibi sunulmasını dinledim.

Ben adeta mesleğimi yaparken, sevgi denizinde yüzdüğümü anladım.

Küçücük elleriyle, delice akan sularda, canını hiçe sayarak benekli alabalık yakalama  hikayesindeki sevgi derinliğini, hangi sözcüklerle ifade edebilirim ki!..

“Kim bilir?..

Dalmasını becerebilirsem, diğer sevgi denizlerimden, daha ne çok hikayelerim olacak.” diye düşündüm…

Saygılarımla…

Melahat Erten Tekeşin

Not: Gerçek isimlerini kullanmadım.