Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Sanatın Kapısında Bekletilenler

Üç yıl önce, Aydın’da bir okulda sanatla ilgili bir çalışma yapmak üzere iki asistan arkadaşımla birlikte üç günlük bir workshop düzenledim. Yaklaşık üç yüz elli öğrenciyle başlayan bu çalışma, sonunda seksen dokuz öğrencinin yoğun katılımıyla tamamlandı.
Sayının düşmesi önemli değildi; önemli olan kalan çocukların gözlerinde oluşan değişimdi. Çünkü sanatla ilk kez gerçek anlamda temas etmişlerdi.
Bu workshop, çocuklara yalnızca tiyatroyu anlatan teknik bir çalışma değildi. Sanatın nasıl üretildiğini, bir tiyatro oyununun ya da sinema eserinin seyirciye gelene kadar hangi süreçlerden geçtiğini anlatıyorduk.
Onlara yalnızca teorik bilgiler vermedik;
sahne üstüne çıkardık, düşündürdük, denettirdik. Heyecanlarını nasıl kontrol edeceklerini, nefeslerini nasıl düzenleyeceklerini, düşüncelerini doğru kelimelerle nasıl ifade edeceklerini göstermeye çalıştık.
Sanatın yalnızca alkışlanan bir sonuç değil, insanın zihinsel ve ruhsal gelişiminde önemli bir disiplin olduğunu anlatmaya uğraştık.
Çocukların birçoğu ilk kez kendisini ifade etmenin başka bir yoluyla karşılaşıyordu. İçlerinden bazıları ilk kez bir topluluk önünde konuşabildi. Bazıları ilk kez bir metni duygusuyla okuyabildi. Bazılarıysa yalnızca iyi bir seyirci olmanın bile kültürel bir eğitim gerektirdiğini fark etti.
Bu çalışmanın ardından, bu çabanın büyüyebileceğini düşündüm.
Aydın İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüşmek istedim.
Okul yönetimi bana bir randevu ayarladı.
Gittiğimde İl Milli Eğitim Müdürü yerinde yoktu. Onun yerine çeşitli idareciler ve görevlilerle çaba gösterip görüştüm. Yanımda hazırladığım kapsamlı bir proje dosyası vardı.

Projenin özü şuydu:

Daha önce İstanbul ve Ankara’da uyguladığımız bir sistemin Aydın’da da hayata geçirilmesi.
Okullarda tiyatroya ilgi duyan öğrenciler küçük oyunlar hazırlayacak, dönem sonunda profesyonel sahnelerde bu oyunları sergileyecekti. Bu bir “yarışma” değil; öğrencilerin sanat üretimine katıldığı, sahneyi tanıdığı, emek verdiği bir kültürel organizasyon olacaktı.
Ben de o dönemde açmış olduğum 85 yıllık geçmişi olan Dilligil Tiyatrosu bünyesinde öğrencilere destek verecektim.
Asistanlarım ve oyuncu arkadaşlarımla,
provalara katılacak, yönlendirme yapacak, edebiyat öğretmenlerine yardımcı olacaktım.
Üstelik bütün bunlar için tek kuruş talep etmiyordum.

Ne ücret.
Ne bütçe.
Ne makam.
Ne ayrıcalık.

Sadece sanat adına emek vermek istiyordum.
Fakat bu projeye bırakın destek verilmesini, bir cevap bile verilmedi.
Bir sanatçıya değil, sanata cevap verilmedi.
Milli eğitimin sanatla ilişkisinin Aydın yüzü buydu.

Aradan yıllar geçti. Bu süre içerisinde Kuşadası’nda önemli tiyatro faaliyetleri gerçekleştirdim. Çocuk oyunları, yetişkin oyunları, kültürel etkinlikler… Fakat yaşanan başka bir gerçek vardı: salon sorunu.
Burada CHP devreye girdi,
bize uygun bir tiyatro sahnesi yerine düğün salonu verildi. Dünyanın hangi kültür ülkesinde tiyatro, düğün salonunda sürdürülebilir bir sanat politikası olarak görülür bilmiyorum.
Ama biz yine de vazgeçmedik.
O salonu kullanılabilir hâle getirmek için emek harcadık.
Işık sistemleri kurduk.
Duylar yaptık.
Projeksiyon sistemleri taşıdık.
Fon hazırladık.
Merdivenler yaptık.
Küçücük bir orkestranın çıkacağı alanı tiyatro sahnesine çevirdik.
Çünkü mesele bina değildi.
Mesele niyetti.
Daha sonra Kuşadası İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne resmî başvuruda bulundum. Ada Kız Meslek Lisesi’nin sahnesini, hafta sonları çocuk ve yetişkin oyunları için kullanmak istediğimi belirttim. Gerektiğinde provalar yapılacak, okul düzeni aksatılmayacak, bütün faaliyetler kontrollü ilerleyecekti. Gişeden bilet satılacak, halk tiyatroya ulaşabilecekti.

Yine cevap verilmedi.
Bir vatandaşın resmî başvurusuna cevap vermemek yalnızca bürokratik bir eksiklik değildir; bu, kamusal sorumluluğun inkârıdır.
Daha sonraki yıl, Sayın Kaymakam İbrahim Keklik ile görüştüm. Kendisi son derece nazik davrandı ve ilgili müdürle hemen iletişim kurdu. Öğretmenevi’nde yapılan görüşmede projemi tekrar anlattım.
Çocuklar için müzikli, eğitici oyunlar hazırlamak istediğimi söyledim.
Aile yapısını anlatan oyunlardan bahsettim.
Obezite üzerine düşündüren bir çocuk oyunu planladığımı anlattım.
Temizlik konusunda eğitici bir sahne çalışması yapmak istediğimi söyledim.
Bunların tamamı eğitim destekli sosyal projelerdi.
İstenen tek şey, hafta sonları kullanılabilecek bir salondu.
Üstelik bilet fiyatları bile neredeyse sembolikti. Çünkü mesele kazanç değildi; mesele çocukların tiyatroyla tanışmasıydı.
Bugün geldiğimiz noktada ise bu başvurunun da resmî bir yazıyla reddedildiğini görüyorum. En azından bu kez cevap verilmişti. Gecikmeli de olsa usul yerine getirilmişti.
Fakat burada asıl tartışılması gereken mesele başka.
Türkiye’de Milli Eğitim sistemi yıllardır “sanat”, “kültür”, “yaratıcı nesiller”, “çağdaş eğitim” gibi kavramları sık sık kullanıyor. Fakat sahada karşılaşılan gerçek bambaşka.
Sanatçıya kapılar kapanıyor.
Projeler cevapsız bırakılıyor.
Çocukların kültürel gelişimi önemsenmiyor.
Tiyatro hâlâ birçok yönetici için gereksiz bir ayrıntı olarak görülüyor.
Oysa sanat bir lüks değildir.
Sanat; düşünmeyi, ifade etmeyi, dinlemeyi, disiplin kurmayı, toplumsal hayatı anlamayı öğretir.
Tiyatro ise bütün bunların aynı anda yaşandığı en güçlü eğitim alanlarından biridir.
Plastik ve fonetik sanatları bünyesinde toplayan canlı bir eğiticidir tiyatro.
Bugün geldiğim noktada üzülerek görüyorum ki, sanatçıyı destekleyen bir Milli Eğitim anlayışıyla değil; sanatı yük olarak gören bir bürokratik zihniyetle karşı karşıyayız.
Ve bu durum yalnızca sanatçıları değil, çocukların geleceğini de yoksullaştırmaktadır.