Bir Ülke, Bir Düzen, Bir Çıkmaz: Vatandaşın Sesi

Bugün geldiğimiz noktada, yerel yönetimler ve büyük şirketler arasındaki ilişkiler, halkın mağduriyetine sebep olan bir noktaya ulaşmış durumda. Belediyelerin halkın ihtiyaçlarına duyarsız kalması, iş insanları kooperatifi kılığında hareket etmeleri, her geçen gün daha da belirgin hale geliyor. CHP’nin kahvehane havasındaki yönetim anlayışından, hiçbir çözüm önerisi gelmemesi de cabası.
Başkan adayları seçime girer, ancak genel başkan mal varlıklarını açıklama talimatı verir, sonuçsuz bir şekilde. Bu, tembellikten mi, yoksa başka bir sebepten mi? Ne yazık ki, bu soruya da bir cevap yok.

Gazetecilere ne kadar verdiniz diye soruyoruz, ancak cevap vermek yerine, “resmi” bir açıklama yapmaları gerektiği söyleniyor. Bu yaklaşım, tavuklara yem dağıtmıyorsunuz ki, hangi tavuğu beslediğinizi bilemeyesiniz. Hangi tavuk uçar, hangi tavuk yere düşer, kim bilir? Ama buna rağmen, hiçbir açıklama yapılmıyor.
Bu işlerden yana kesat bir durumdayız, ne yazık ki. Ne yapalım? Canımız sağ olsun, Başkan. Ülkeye bakıyoruz, bir denetim yok. Markette her gün süt, yoğurt, peynir fiyatları değişiyor. Temel gıda ürünleri, fiyatlarındaki artışı haklı çıkarmaya çalışan bir açıklama bile yapılmıyor. “Süte bu kadar zam gelmedi ki, neden her an fiyat artışı oluyor?” diye soruyoruz; ama yine bir cevap yok.
Kiralar da artıyor, tefe tüfe meselesiyle birlikte. Bu kadar haksız bir artışa neden kimse müdahale etmiyor? Cevap yok. Şirketler, markaların fiyatlarını sürekli değiştiriyor, ancak denetim yok. Ve yine, cevap yok.

Şirketlerin uygulamalarına göz atınca, özellikle dikkat çeken birkaç örnek var. Pronet, alarm ve güvenlik hizmeti sağlıyor, ancak 5300 TL’lik fiyatı önce belirliyor, sonra bu ücreti 1500 TL’ye düşürerek müşteriyi bağlamaya çalışıyor. Turkcell, öncelikle bir SMS gönderiyor, ardından ulaşamadık gerekçesiyle 300 TL’lik telefonu 700 TL’ye, 430 TL’lik interneti 650 TL’ye satmaya çalışıyor. Digitürk ise, emekli olamayacağınız devlet dairesi gibi; 150 TL’ye girdiğiniz hizmet, 380 TL’ye yükselmiş ve çıkamıyorsunuz. Kurtulanlara madalya verilse, bu kadar zorlayıcı bir durum.
Ve bankalar… Bir aylık ödeme talimatı verdiniz mi, işte o zaman bitti. Bu bankalar ve şirketler, bu talimatları kendi lehlerine kullanarak sizi aradan çıkartabiliyorlar. Örneğin Vakıfbank. Aman diyeyim, devletin sırtına almış olduğu kurumlar da bir o kadar dikkat edilmesi gereken yapılar.
Bir emperyalist düzen etrafımızda kurulmuş ve işler bu şekilde gidiyor. Ne yazık ki, özel hayatımıza saygı gösterilmediği gibi, vatandaşın hakları da hiçe sayılıyor. Kaç kez yazılı ve sözlü olarak “bu saatlerde aramayın” talimatı verdim, fark etmiyor. Saat 21:30’da bir kişi beni arayıp, “Bugün dört kez aradınız, neden açmadınız?” diye hesap soruyor. Özel hayata saygıdan bahsediliyor, ama uygulamalar tam tersi.

Yerel yönetimler ve bu düzenin tüm aktörleri, insanların yaşam kalitesini artırmak yerine, tüm bu sistemin insanlara eziyet vermek için oluşturulduğunu unutmuş gibi görünüyorlar. Durum böyleyken, bu düzeni değiştirmek için yapabileceğimiz en etkili şey, sandığa gitmemek. Bizim gücümüz, bunları seçmemekte yatıyor.
Sonuç olarak, bir ülkenin doğru yönetilebilmesi için halkın denetim ve şeffaflık taleplerinin karşılanması şarttır. Ancak bu talepler karşılanmadığında, halkın gücü de, sadece sandıkta değil, her alanda etkin bir şekilde kendini gösterebilir. Bu noktada, seçmemek en güçlü cevabımız olabilir.
















































