Evimi Beton Yüzünden Terk Ettim

Bazı insanlar savaş yüzünden evlerini terk eder.
Bazıları ekonomik nedenlerle.
Bazıları ise doğal afetler nedeniyle.
Ben evimi beton yüzünden terk ettim.
Kuşadası Karaova Mahallesi ile Soğucak arasında, Jandarma koruma karakolu çıkış yolunda bulunan aile evimde yıllarca huzur içerisinde yaşadım. Sabahları kuş sesleriyle uyanır, Ege’nin temiz havasını içime çekerdim.
Sonra bir gün her şey değişti.
Önce iş makineleri geldi.
Ardından kamyonlar.
Sonra kırıcılar, beton mikserleri ve bitmeyen bir inşaat gürültüsü…
Şimdi Rüşvet ve İrtikap suçlamasıyla Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Ömer Günel döneminde başlayan, yoğun yapılaşma süreci benim için bir şehirleşme hikâyesi değil, yaşadığım çevrenin adım adım işgal edilmesi anlamına geldi.

Her sabah inşaat sesiyle uyanmaya başladım.
Geceleri bile çalışıldığı oluyordu.
Hafta sonları dinlenmek mümkün değildi.
Bayram, tatil, pazar günü fark etmiyordu.
İnsan kendisini evinde değil, şantiyenin ortasında hissediyordu.
En sonunda dayanamadım.
Huzurla yaşadığım, anılarımı biriktirdiğim evimi terk etmek zorunda kaldım.

Bir insanın kendi evini bırakıp gitmesinden daha büyük bir mağduriyet olabilir mi?
Bugün dönüp geriye baktığımda, yaşadıklarımın yalnızca gürültüden ibaret olmadığını görüyorum.
Bölgedeki bazı projelerde yapılan uygulamalar uzun süre tartışıldı.
Dolgu alanları üzerine yükselen yapılar konuşuldu.
İnşaat hafriyatlarının çevreye verdiği zararlar gündeme geldi.
Dere yataklarına yapılan müdahaleler şikâyet konusu oldu.
Vatandaşlar defalarca ilgili kurumlara başvurdu.
Ancak çoğu zaman cevap alamadı.
İşte insanı asıl yaralayan da budur.
Bugün 7 Haziran pazar bu yazıyı aynı yerde şeftali bahçelerinde başlatılan inşaatların gürültüsü eşliğinde yazıyorum.
Hata yapılabilir.
Eksiklik olabilir.
Ancak vatandaşın sesinin duyulmaması kabul edilemez.
Bugün dikkat çekmek istediğim konu ise yalnızca geçmiş değildir.
Çünkü aynı bölgede yeni inşaatlar yükselmeye devam ediyor.
Zeytinliklerin ve tarım alanlarının bulunduğu bölgelerde çalışmalar sürüyor.

Üstelik turizm sezonunun en yoğun olduğu İnşaat yasaklarının başladığı dönemde…
15 Mayıs ile 15 Kasım tarihleri arasında turizm bölgelerinde uygulanması gereken kurallara rağmen vatandaşların şikâyetleri karşılıksız kalıyorsa burada sorgulanması gereken ciddi bir yönetim sorunu vardır.
Daha da önemlisi şu sorudur:
Su kaynaklarının yetersiz olduğu, hatta hiç altyapısı şebeke suyu olmayan, altyapının zorlandığı bir bölgede bu kadar yoğun yapılaşma hangi planlamaya göre yapılmaktadır?
Yarın bu evlerde yaşayacak insanların suyu nereden gelecektir?
Kanalizasyonu nasıl taşınacaktır?
Yolları nasıl kullanılacaktır?
Bu sorulara bilimsel cevaplar verilmeden verilen her ruhsat geleceğe bırakılmış yeni sorunlardan başka bir şey değildir.
Kuşadası’nın sorunu artık yalnızca beton değildir.
Sorun, betonun insanın önüne geçirilmesidir.
Bir kentin başarısı yükselen bina sayısıyla ölçülmez.
O kentte yaşayan insanların huzuruyla ölçülür.
Ben kendi adıma bu huzuru kaybettim.
Evimi terk ederek ödedim bunun bedelini.
Dilerim Kuşadası’nı yönetenler, yarın başka insanların da aynı kaderi yaşamaması için vatandaşın sesine kulak verir.
Çünkü kentler binalar için değil, insanlar için vardır. Dün tüm şikayetlerimize rağmem sürdürülen inşaat çalışmalarına, bugün yenileri eklenerek sürüyor…
Fütursuzca Hukuksuzca yürütülen bu çalışmalar kimden, kimlerden güç alarak inşaat yasaklarını tanımamaya devam ediyor… Kim bunlar? Kuşadası belediyesi’ne hiçte yabancı olmayan bu isimler akla imam cemaat fıkrasını getiriyor.
















































