Bu Haberimizi Dinlemek için Tıklayınız...

                                                              KAFASINDAN DUMAN ÇIKAN KURTARICI

Melahat Erten Tekeşin Yazdı

Hadi, bu yazımda gülümseten bir konuya değineyim diyorum, ama olmuyor; yapamıyorum. Bugün yeni gelişme oldu mu? Konteynerler bölgelere ulaştı mı? Soğukla, açlıkla başa çıkıyorlar mı? Bölgede neler yaşanıyor?  Haberleri kovalarken YouTub’ da Armağan Çağlayan’ın programına rastladım. Hani var ya ne yaparsa güzel yapan, kibar, insanlara hitap ederken “Bey” sözcüğünü ilave edemeden konuşamayan. Sözcüklerine argo karıştırmadan, insanları yaptığı işe kilitleyen insan. “Neden bu çocuk benim öğrencim olmadı?” diye hayıflandığım insan gibi insan…
Çok daha sıfatlar eklerim de sizi yormak istemiyorum.
Programına, Gönüllü Kurtarıcı, Mustafa Aydın’ı konuk etmişti. Pür dikkat dinledim. Buyurun neler anlatmış Mustafa Aydın?
Armağan Çağlayan, şöyle bir soru ile başladı:
“Biz sizi, Kahraman Maraş depreminde, “Kafasından Duman Çıkan Kurtarıcı” olarak tanıdık. Nedir, o duman hikayesi?”
Mustafa Aydın anlatıyor:
“On bir buçuk saatlik kazı hikayesi aslında, bir anda oluşan bir şey değil. Otuz yaşında bir inşaat mühendisini tespit etmiştik. Yıkım kararı alınan binada idi kendisi. Çünkü Hatay merkeze ulaşmak için gözden çıkarılan bütün binaların yıkılması gerekiyordu. İş makinalarının Hatay’ın merkezine gitmesi için.
Biz başka enkazdan çıkmıştık, gönüllülerle birlikte 17 yaşında bir kız çocuğu ve 14 yaşındaki erkek kardeşini çıkarmıştık. Depremin 4. Gecesiydi,  90. saatlerde idik. Kalabalıktan uzak çalışıyorduk.
Korsan ekiptik, gönüllülerdik, yakamızda kokart yoktu. Bizi temsil eden şey, sadece göğüs kafesimizde taşıdığımız o yüreklerdi ve ekibimizin hepsi öğrencilerden oluşuyordu. Ara sıra sokaklara gidip “Sesimizi duyan var mı?” diye sesleniyorduk. Böylece hem merkezden uzak oluyorduk hem de nokta atışı tespitler yapabiliyorduk.
Bir genç dedi ki “Burada ses var, ben akrabalarımı arıyorum.” dedi. “Karşı binadan mı ses geldi emin misin?” dedim. “Eminim” dedi binayı gösterdi, zaten bina tek yönlü vaziyetteydi. Bir tarafı komple ezilmişti, yelpaze gibi olmuştu.
Arkadaşlara zaten her zaman girmeyeceksiniz, benim tecrübem var, bilgim var, ben kendimi riske atarım, ama sizi riske atamam diyordum.
3.ve 4. Kat arası artık böyle tırmanıp girilebilecek hale inmişti. Binanın ilk iki katı çökmüştü ve Hikmet, o iki katın birinci katındaydı. O büyük bir boşluktan birinci katına kadar girdim, ses verdim:
“Sesimi duyan var mı?” diye. Böyle bir şey tırmalıyormuş gibi bir ses geldi. Sonra da zaten kendisine ulaşınca da gördük. Hemen yanında bir radyatör peteği vardı, oraya sürtmüş elini. “Sesimi duyuyorsan bana ses vermeye çalış, bir sesini duyayım” diye seslendim. Çünkü ses yankılanınca yönünü mesafesini bulunduğu yerin boşluğunu algılayabiliyorsun. Üniversitede okuduğum bir ‘sensitometre’ diye bir ışık ve ses bilimi dersi vardı. Yönünü tayin etmek için ses çok önemli, ısıdan daha önemli.
“Buradayım abi” dedi. Sesi duydum, zaten bizim o künyeyi ateşleyen şey ses oluyor.
Arama kurtarma ekipleriyle birlikte buradayız, seni çıkaracağız, ve gitmeyeceğiz” dedim.

Sonra binanın ön tarafına gittik ve şöyle bir şey daha var aslında, en riskli yerden girmeniz gerekiyor binaya. Çünkü manüel kazacaksınız maden tekniğiyle girmeniz lazım ve en risklerden girip orayı destekleyerek girmeniz lazım ki zaten binanın sağlam tarafı sağlam. Çökecek taraftan girip orayı destekleyerek girmeniz lazım. Kendi canınız için.
Ön tarafına geçtik, ön tarafta büyük bir curcuna vardı. İş makinesi binayı yıkmaya başlamıştı. “Durun!” dedim burada canlı var. Olur mu biz ölçüm yaptık ses yok ısı yok dediler. “Hayır, binanın içinden geliyorum” dedim. Hatta bana içeriden çıkıyorum sandılar. “Ben kurtarma gönüllüsüyüm” dedim.
Hemen bir güvenlik kordonu oluştu. Noktadan girebilmek adına binayı bilen birine her zaman ihtiyaç var.
Zaten 600 konutlar dediğimiz yapıda 60 tane onar dairelik bloktan oluşan 600 daireydi. Daireleri bilen birini bulduk, saat itibari ile çoğu kişileri yatak odalarında bulduk.
4. kat ve 3. Katın arasından girmemiz gerekiyordu, çünkü ön tarafı preslendiği için gofret tabiriyle birleşmişti. Her zaman yukarıdan girmek gerekir.
O sırada birkaç ekip daha geldi. Uzun periyotlarla çalıştık. Yaşam alanı çok azdı ve durmadan çalışmamız gerekiyordu.
İlk 4 saat hiç durmadan çalıştık. Yarım saat mola verdik dışarı çıktım.
Yine o molalardan biriydi, ama sona yaklaşmıştık sadece sesini duyuyorum bir tuğlalar var  aramızda. Ama çok büyük bir moloz yığını yanı var. Onu güvenli çıkarmak için önce ona ulaşacağımız yeri desteklemek gerekiyordu.
O süreçte Hikmet halüsinasyon görmeye başlamıştı. Ben hemen fark ettim, çünkü kendine bir dünya yaratmıştı ve o dünya içinde konuşuyordu
“Abi siz bilmezsiniz, burada 3-4 gün önce deprem oldu, ben evde yalnız değilim, annem babam öldüler moralim çok bozuk. O yüzden evden çıkmak istemiyorum, 3 gündür evdeyim.”
Zaten çıkamıyordu ki başı bir ahşap bir yapının içine sıkışmıştı. Kolu ters dönmüş ve molozların altındaydı. Baldırların aşağısı komplo molozların içindeydi.
“Peki ne yaptın Hikmet, evden çıkmayınca canın sıkılmadı mı?” dedim.
“Sıkıldı da abi televizyon izledim, maç izledim, çıkmadım evden.”
“Peki nasıl karnını doyurdun?” dedim.
“Yumurta yaptım, canım et yemek istedi de sokağa çıkmaya moralim yoktu.”
O arada ip koptu zaten arkamdaki ekip komple ağlıyordu.
“Sabret hikmet, sana ulaşacağız, biraz daha sabret,” diyorum. 15-20 dakika çalışıyoruz, iki dakika mola veriyoruz.
Bundan sonra, soru-cevap kısmına geçtik.
“Hikmet iyi misin, kendini nasıl hissediyorsun?”
Zaten ona yeterli havanın gireceği koridor oluşturulmuştu. Hem içerideki pis hava çıkıyor hem de dışarıdan temiz hava giriyordu.
Beni kendi dünyasına almış diğer sesleri duymuyordu.
“Abi senin sesini duymadım mı uykum geliyor” diyordu. Hatta bir mola sırasında diğer gruptaki kişilere ses vermemiş.
“Abi koş, uyudu galiba” diye bana seslendiler.
Hemen içeri girdim.
“Hikmet, neredesin?”
“Buradayım.”
Peki, arkadaşlar seni çağırdılar. Ses vermedin.”
“Duymadım abi ben sadece senin sesini duyuyorum.”
O noktadan sonra da saat 96-98 saat geçmişti. Bir tünel daha kazdık, İçeride çalışan arkadaşlar yanına. O küçücük alanda solucan gibi kıvrılıp sadece Hikmet’le konuşmak için durdum.
İki buçuk saatlik kazıya geçerken vücudun ön üstündeki molozları çıkardım. Sonra arka tarafındaki kendi ‘ifrazı’ karışımların hepsini çıkardım.
Kendimize koridor açacak yer yoktu, çünkü hemen yanında kiriş vardı. Bedenimin sığacağı kadar bir boşluk vardı. Üzerimde olan her şeyi çıkarmıştım, bir kazak ve bir eşofman vardı. En dar halimle çalışıyordum. Çıkarabilecek duruma gelince:
“Hikmet. Senden on dakika mola istiyorum” dedim. Çünkü çıkış planı yapmamız gerekiyordu.
Sağlık ekipleriyle, madencilerle ve diğer destek veren İHA ile yani kişiye ulaşmak bambaşka bir boyut. Sağlıklı çıkarmak ayrı bir durum tamamen tıbbı prosedürler giriyor. Vücudunun durumunu bildirdim. 73 kilo olduğum ve zayıf olduğum için üzerime yatırarak çıkarabilecektim. Vücudunda kırıklar ezikler var. Çıkış bile 1.5 saat sürdü. 14.5 metre derindeydik.
Kendi yatak odasından karşı binanın yatak odasına düşmüştü.
Dışarı çıktım artık bütün çıkarma planımı yapmamız gerekiyordu. Titriyordum daracık bir alandaki vücut ısısı, sıcaktan basınçtan, iş makinası çalışıyor ve ter koku var oksijen azalıyor, vücudumun ısısı 40-41 derece kadar çıkıyor. Başka bir zamanda olsanız havale geçirirsiniz.
Hekime söyledim, boynunu ben takarım bilgim var doğru forma getirip üzerimde çıkartacağım dedim. Kaydırma yöntemi ve onun vücudunun altına girerek üzerime alarak  tırtıl vaziyetinde çıktık.
Dışarıya çıkınca bütün terim aşağıdan yukarıya buharlaşmasına sebep oldu.
”Başından Duman Çıkan Kurtarıcı” olayı bu şekilde gelişti.
Çıkmadan önce Hikmet bana şöyle söyledi:
“Abi bana sarılmadan eve gitme.”
Sağlık prosedürü gereği sarılamadım.


14 gün sonra kulağım kopup enfeksiyon olunca İstanbul’a zorla gönderildim, alandan kovuldum.
Eve gitmeden onun kaldığı hastaneyi öğrendim. Sarılmamın sağlık açısından sakıncası yoktu.
Önce ona sarıldım, sonra da evime gidip çocuklarıma sarıldım.
Yazımı sonlandırırken, ‘İNSAN’ olmanın hazzını yaşatan, göğüs kafeslerinde taşıdıkları pırlanta yüreklere, tüm insan gibi insanlara saygılar…
Sevgilerimle.

Melahat Erten Tekeşin.